SPOT: Türk müziğinin yaşayan efsanelerinden biri, arabeskin “Hakkı Babası” … “İkimiz Bir Fidanız”dan “Ben Buyum”a, “Kul Hatasız Olmaz”dan “Sevmek Bu Mu”ya uzanan, dillerden düşmeyen eserleriyle yıllardır dinleyicilerin gönlünde taht kuran sanatçı Hakkı Bulut ile dolu dolu ve muhteşem bir söyleşi gerçekleştirdim. Aynı zamanda hemşehrim olan “Hakkı Abi”, çocukluk yıllarından Adana’ya göçüne, öğretmenlik döneminden müziğe olan ilgisine kadar tüm sorularımızı içtenlikle yanıtladı. 81 yaşına rağmen yurt içinde ve yurt dışında, ilk günkü heyecanıyla yeni eserlere imza atmaya devam eden Hakkı Bulut, “Ömrüm vefa ettikçe müziğe devam edeceğim!” diyor.
RÖPORTAJ: MEHMET ŞAHİN
Hemşehrim olduğunuz için müsaadenizle size ‘Hakkı Abi’ diye hitap etmek istiyorum. Öncelikle Adana’ya hoş geldiniz. Umarım sağlığınız ve keyfiniz yerindedir?
Ara sıra rahatsızlıklarım; hastaneye kaldırıldığım zamanlar olabiliyor. Ancak hastalıkları çok fazla önemseyen biri değilim. Bugüne kadar, en hafifinden en ağırına belki on kez ameliyat geçirdim. Şu an çok şükür iyiyim. Hâlâ sahnede üç saatlik canlı program yapabiliyorum.
ÇOCUKLUK GÜNLERİM FARKLIYDI
Tunceli’de geçen çocukluk yıllarınız ve köy hayatınızdan biraz söz edebilir misiniz?
3 Şubat 1945’te, Tunceli’nin Mazgirt ilçesine bağlı Aktarla (Kurkurik) köyünde dünyaya gelmişim. Annemin adı Susi (Suri), babamın adı Kemal (Keko) Bulut’tur. İlkokulu köyümde okudum. O yıllarda memlekette çok kar yağardı. Öyle ki karın içinde tüneller açılırdı. Biz de eve o tünellerden girip çıkardık. Şimdi sanırım o kadar kar yağmıyor. Çocukluk günlerim çok hareketliydi. En yüksek ağaçların tepesine çıkardım ama çoğu kez inemezdim. Yukarıda kalınca cıyak cıyak bağırırdım. Köylüler uzaktan sesimi duyunca, “Gidin bakın, şu çocuğu yılan soktu herhalde” derlerdi. Sonra gelip, “Hakkıcığım korkma, Hakkıcığım korkma,” diye diye beni ağaçtan indirirlerdi. Aşağı indikten sonra da bir tokat patlatırlardı: “Ulan yüreğimizi ağzımıza getirdin!” diye. Böyle haşarı bir çocuktum işte…
ON İKİ YAŞINA KADAR KÖYDEYDİM
Kaç yaşınıza kadar köyde kaldınız?
İlkokulu bitirene kadar, yani yaklaşık 12 yaşına kadar köydeydim. Sonra ortaokul için Tunceli’ye gittim. Ortaokul ve lise aynı binadaydı. Uzak yerlerden gelen öğrenciler pansiyonda kalıyordu. Ortaokul birinci sınıfı orada, ikinci sınıfı ise Mazgirt’te okudum.
CEYHAN İLÇESİNE GÖÇ ETTİK
Köyden ayrılış ve Adana'ya göç süreciniz nasıl gerçekleşti?
Daha sonra ekonomik ve yaşam koşullarının zorlukları nedeniyle ailece Adana’nın Ceyhan ilçesine göç ettik. Ortaokulu (3. sınıf) orada bitirdim. Ceyhan merkezde lise yoktu. Bu yüzden her gün sabah saat altıda kalkan trenle Adana Erkek Lisesi’ne giderdim. Akşam da koşarak trenin kapısına yapışıp ilçeye geri dönerdim. Bazen Ceyhan’daki evimize gidemediğim zamanlar olurdu. Böyle günlerde, büyük ablası dayımla evli olduğu için akrabamız olan, şimdiki eşim Saadet Hanım’ın ailesinde kalırdım. 1964 yılında Adana Erkek Lisesi’nden mezun oldum.
ON DÖRT YIL ÖĞRETMENLİK YAPTIM
Aynı yıl eşim Saadet Hanım ile evlendim ve girdiğim öğretmenlik sınavını kazanarak Ceyhan’ın Yellibel köyüne vekil öğretmen olarak atandım. Daha sonra asil öğretmen olarak Ceyhan’ın Isırganlı ve Nazımbey Yeniköy köylerinde, Hatay Yayladağı’nda, (tayin istemem üzerine) Adana’nın zor koşullara sahip Feke ilçesinde, Osmaniye’de ve Ceyhan Dumlupınar İlkokulunda olmak üzere yaklaşık 14 yıl öğretmenlik yaptım.
MÜZİK İLGİM BABAMDAN MİRAS
Peki, bunca yıl öğretmenlik yaptıktan sonra müziğe olan ilginiz nasıl başladı?
Müziğe olan ilgim babamdan geliyor. Çünkü babam o yıllarda bağlama çalardı. Deyişleri bağlamayla okurdu. Babam biz henüz Tunceli’den göçmeden önce pek çok insan gibi Çukurova’ya çalışmaya gelirdi. Büyük çileler çekti. Burada kazandığını memlekete getirir, karda kışta onunla geçinirdik. Zaten o sıralar buraya yerleşmeyi kafasına koymuştu. Bir gün Adana’dan gelirken yanında bir pikap getirdi. Küçük renkli plaklar vardı, gramofon gibi… Onu kurar, çevirir, plak gibi çalardı. Tabi büyük keyif alıyorduk. Köylüler de toplanır dinlerdi. O zamanlardan itibaren babamın bağlama çalmasının etkisiyle müziğe merakım başladı. Sesim de güzeldi. Herkes bana şarkı söyletirdi. Köyde özellikle yazın damlarda oturulurdu, teyzeler çağırırdı: “Kurban olduğum, hadi gel bir türkü söyle.” derlerdi. Ben de bağlama çalıp türküler seslendirirdim. O zamanlar babamın getirdiği plaklardan öğrendiğim “Şafak Söktü Yine Sunam Uyanmaz” ile “Kevengin Yollarında” gibi yöresel parçaları okurdum.
ÖĞRETMENLİK ve MÜZİSİYENLİK
Profesyonel anlamda müziğe geçişiniz ne zaman oldu?
Ortaokul 3. sınıftayken başladı. O zaman Kahramanmaraş’ta konser verdim. Ceyhan’da her akşam çay bahçesinde program yapıyordum. Çünkü müzikle bir yere gelmek istiyordum. Hem öğretmen olmak hem sanatçı olmak en büyük hedefimdi.
SES YARIŞMALARINA KATILDIM
O dönemde katıldığınız ses yarışmaları maceralarınız da var…
Evet, gazetede okumuştum. Yarışmaya katılmak için Adana’dan İstanbul’a gittim. Şarkıyı da güzel seslendirdim. Kendi kendime birinci olacağımı düşünüyordum ama meğer o yarışma gerçek değilmiş. Bu alana meraklı insanları toplayıp para kazanıyorlarmış. Hiç derece bile vermediler. Sonra Adana’ya geri döndüm; ama müzikten asla vazgeçmedim.
İLK PLAĞIM “LEYLAM” PİYASADA
Müzikte gerçek anlamda çıkışınız nasıl oldu?
Adana’da, halk arasında “Asfalt Rıza” lakabıyla tanınan Rıza Tekin Prodan’a ait meşhur Emirgan Aile Çay Bahçesi vardı. Orada, bir magazin dergisinin düzenlediği büyük ses yarışmasında birinci oldum. Sonra bir plak firması bana teklif yaptı; epeyce pazarlık ettik. 500 lira istemiştim, ancak 50 liraya kadar düştüm. Bu parayı vermeselerdi bile yine sevinirdim. Çünkü yarışmada birinci olmuştum. Plak şirketi beni İstanbul’a götürdü. Böylece 1967 yılında ilk plağım olan “Leylam” piyasaya çıktı. O dönemde, Arif Sağ ve Osman Bayşu gibi Türkiye’nin en ünlü bağlama ustalarının yer aldığı bir grup bana eşlik etti. Özellikle Arif Sağ’ın, daha sonraki albümlerimde (Ben Köylüyüm, Batsa da Kurtulsak vb.) çok emeği vardır. Daha sonraki çalışmalarımı ise kendim yaptım.
DÜNYA ÇAPINDA REKORLAR KIRDIM
Sanat hayatınız boyunca toplam kaç esere imza attınız?
64 yılı bulan sanat yaşamım süresince yaklaşık 1500 eser yaptım. Söz, müzik ve aranjman da bana ait; yani tamamen benim… Adeta bir fabrika gibiyim. Bir kapıdan ham madde olarak girer, diğer kapıdan ürün olarak çıkar. Bu alanda yalnızca Türkiye’de değil, dünya çapında da rekorun bana ait olduğunu söyleyebilirim. Bir başka rekorum daha var: 81 yaşıma rağmen bu eserleri sahnede üç saat boyunca hiç yorulmadan canlı icra edebilen ve konserden konsere performans sergileyebilen tek sanatçıyım.
YAŞADIKLARIMDAN ESİNLENİRİM
Bugüne kadar “İkimiz Bir Fidanız”, “Son Mektup”, “Kul Hatasız Olmaz”, “Sevmek Bu Mu”, “Hayatımla Oynandı” gibi dillerden düşmeyen onlarca esere imza attınız. Bu üretkenliğin ardındaki ilham kaynağınız nedir?
Tabii, şarkılarımdaki temaların hepsi yalnızca kendi hayatımın bir yansıması değildir. Çevremde gördüğüm, yaşadığım ve etkilendiğim olaylardan da esinlenirim. Aynı zamanda iyi bir edebiyat öğretmeniyim. Edebî konularda hafızam oldukça geniştir. Mesela, askerde şehit olan bir tanıdığım için “Oğul” isimli bir şarkı yaptım. Onun annesinin, babasının ve diğer yakınlarının çektiği acıyı dile getirdim. Yine İstanbul’da oturduğum evin karşısında bir çocuk esirgeme yurdu vardı. Bayramlarda orada kalan çocukları kimse ziyaret etmezdi. Çocuklar bayramlarda evime gelirlerdi. Beni babaları, eşimi de anneleri gibi görürlerdi. Bu durumdan etkilenerek “Annem” isimli bir parça yazdım.
“TÖRENİZ BATSIN” İLE TEPKİ!
Sonra Avrupa konserlerim sırasında beni Viyana’da bir yere götürdüler. Program esnasında gurbetçi Türk vatandaşlarımızın coşkulu sevgisiyle karşılaştım. Kendileriyle sohbet ettiğimde kimileri, “Ben beş yıldır buradayım, bir kere memlekete gidemedim.” diyordu. Bunun üzerine çok hüzünlendim ve “Güneşin doğduğu her ufukta ağlama gülüm” adlı eserimi yaptım. Ayrıca bir ailenin genç kızını, babasının baskısıyla, güya “örf, adet ve töreye” göre 60–70 yaşındaki bir insana adeta “mal” gibi evlendirdiklerine şahit oldum. Günlerce gözyaşı döken bu kızın içimi acıtan hâli karşısında duygulanarak “Töreniz Batsın” adlı bir çalışmamla tepkimi ifade ettim.
İKİMİZ BİR FİDANIZ’IN HİKÂYESİ
En çok seslendirdiğiniz ve hayranlarınızın yıllardır bıkmadan usanmadan dinlediği parçalardan biri “İkimiz Bir Fidanız”dır. Bu şarkının öyküsünü anlatabilir misiniz?
Adana’da lise yıllarımda duygusal olarak bir kıza ilgi gösteriyordum. Fakat o zamanki aşklarda bir araya gelmek veya konuşmak pek mümkün değildi. Öyle sinemaya gitmek, el ele tutuşmak gibi davranışlar yoktu. Onu uzaktan gördüğüm zaman bile bana o sevgi bir ay yeterdi. Nitekim annesiyle birlikte onu gördüğümde yanlarına gidip yüzüne bakmaya cesaret edemezdim. Bir duvar varsa arkasına saklanır, uzaktan bakardım. O dönüp bana baktıysa, bu benim için ayrı bir mutluluktu. Bu şarkı da o zamanki duygularımın bir yansımasıdır. O yıllarda Hatay’da öğretmenlik yapıyordum. Okulun yukarısına doğru çıktığımda bir patika yol vardı. Orada sık sık yürür, spor yapardım. Bir gün yol kenarında çok güzel çiçekler gördüm. İki tanesini kopardım ve çok etkilendim. Bir dalda iki çiçek… Tek bir kök üzerindeki bu çiçeklerden ilham alarak o eseri hazırladım:
- “Yola çıkmış arıyorum / Kaybettiğim aşkımı/ Sakın bana ümit verme/Seveceksen başkasını”
- “Bana tozpembe görünmez/ Sensiz dünyam çok karanlık/Benim senden daha fazla/ Sevecek kimsem yok artık”
- “İkimiz bir fidanın/ Güller açan dalıyız/ Sen benimle ben seninle/ Bu hayatı yaşamalıyız/ Severek birbirimizi/ Hayatta hep gülmeliyiz”
MÜZİK AŞKIYLA SAHNELERDEYİM
Maşallah, ileri yaşınıza rağmen Evliya Çelebi gibi yurt içinde ve yurt dışında konserlerinize devam ediyorsunuz. Bu yoğun tempoya nasıl ayak uyduruyorsunuz?
Bu tamamen sanata olan aşkımdan kaynaklanan gerçek bir sevgi ve tutkudur. Hâlâ beste ve güfte yapıyorum. Son birkaç ayda “Demem O Ki” ve “Vay Dünyam” adlı şarkılarımı sevenlerimle buluşturdum. Pandemi döneminden bu yana 20’ye yakın albüm yaptım ve klip çektim. Sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönemde bile devletin ilgili birimlerinden izin alarak klip çektim. İstanbul Valiliği bu konuda bana müsaade etti; sokaklarda çekimler gerçekleştirdim.
STÜDYODA 10 ŞARKIYI OKUYUP ÇIKARIM
Belki kimileri “Acaba Hakkı Bey ne zaman müziği bırakacak?” diye merak etmiş olabilir. Ben şunu açıkça söyleyeyim: Ömrüm vefa ettikçe müziğe devam edeceğim. Yeni şarkılarım için önce müzikleri hazırlıyor, altyapıları tamamladıktan sonra üzerine okuyorum. İstanbul’da önümüzdeki günlerde yine stüdyoya gireceğim. Stüdyoya girdiğimde 10 şarkıyı 3–4 saat içinde rahatlıkla okuyabilecek donanıma sahibim.
81 YAŞINDA AVRUPA TURNESİNDEYİM
Hakkı Abi, peki bu enerjiyi nereden buluyorsunuz?
Anlattığım gibi, motivasyonum tamamen mesleki aşk ve sanata duyduğum yoğun ilgiden geliyor. Her şeyden önce müzik bana büyük bir zevk veriyor. Hatta bir arkadaşım, “Hakkı Baba, örnek olması açısından senin hayatını anlatan bir kitap yazmak lazım. Çünkü bu yaşta bu enerji, bu güç herkeste yok. Sen benzeri olmayan bir örneksin. Bunu topluma anlatmak gerekir.” diyor. Yani düşünün; insanlar 81 yaşında yerinden kalkamazken ben Avrupa’nın birçok yerine konsere gidiyorum: Norveç, İsveç, Finlandiya, Almanya, İngiltere, Avusturya…
KAZANDIĞIMI MÜZİĞE YATIRIYORM
Geçen yıldan bu yana sadece Viyana’da 6 konser verdim. Bunun yanı sıra Berlin ve Köln’de de sahneye çıktım. Her yıl düzenli olarak konserlerim devam ediyor. Türkiye’de ise şu anda yaklaşık 20 konserim planlanmış durumda. Bundan 15 gün önce Tunceli’de bir konser verdim, ardından Konya’da sahne aldım. Tunceli neresi, Konya neresi… Yani yıl boyunca ortalama 40–50 konser veriyorum. Sürekli çalışarak üretmenin hazzını yaşıyorum. Elbette kazandığım parayla öncelikle ihtiyaçlarımı karşılıyorum. Ancak önemli bir bölümünü müziğe harcıyorum. Yeni albümler yapıyorum. Şu anda stüdyoya girip bir albüm (tek şarkı) yapmak 100 bin TL’den aşağıya yapılmıyor. Bu rakam kliple birlikte 250 bin TL’yi buluyor. Bunun yanı sıra, çok şükür kazandığım paradan devlete gelir vergisi de ödüyorum.
Röportaj devam edecek…
Yorumlar
Kalan Karakter: