Kendi değerlerimizi başkalarına arz ederken usûl ve üslup meselelerine çok dikkat etmeliyiz. Usûl kelimesi, temel, esas, kök, mebde' ve hakikat manalarına gelen “asl” sözcüğünün çoğuludur. İnsanca yaşama hedefine ulaşmak için vaz edilen kanun, kural ve disiplinlere de usûl denir. Tefsir, hadis, fıkıh gibi her ilim dalının kendine has usûlü vardır. Mesela; lügat manası itibarıyla “dinin asıl kâideleri, temel disiplinleri” demek olan “Usûlüddîn”; Kitap, Sünnet ve bu iki ana esasa bağlı selef-i salihînin mütâlaaları çerçevesindeki inanç sisteminin adıdır. Dünden bugüne “Usûlüddîn” sözüyle genellikle Cenab-ı Hakk’ın zât ve sıfatlarından, nübüvvet ve itikada ait meselelerden İslâmî esaslar dairesinde bahseden “kelam ilmi” kastedilegelmiştir ki aslında o Usûlüddîn’in bir yanını teşkil eder. Nitekim, ilk dönemlerde “isimsiz müsemma” şeklinde daha sonraki devirlerde de sistemli olarak ortaya konan İslam akâidi ile alâkalı esasların bütünü hakkında “Usûlüddîn” unvanı kullanılmaktadır. Üslup ise, tarz, metod ve tertip demektir; muhatabın durumuna göre en tesirli anlatış şeklini belirlemenin ve hakikatleri belli bir nizam çerçevesinde dile getirmenin adıdır. Evet, çok farklı tabiatlardaki insanlara hak ve hakikatleri anlatmanın da mutlaka bir üslubu olmalıdır. Şahısların fıtratları da nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslup tespit edilmeli ve farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi halde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır ve Sonsuz Nur’a koşması beklenenler O’ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek hiç mümkün olmaz. Bu itibarla, usulün başı olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlüllah” hakikati anlatılırken dahi belli bir üslup takip edilmelidir ki maksadın aksiyle tokat yenmesin.
Kırklareli’nde vazife yaparken Fırıncı Ahmet Efendi’den bir hikâye dinlemiştim: Yemeği ağzınıza götürdüğünüzde parmaklarınızı bile yiyebileceğiniz kadar enfes yemekler yapan bir aşçı varmış. Fakat bu aşçı hayatında hiç servis yapmamış. Bir gün garson gelmediği için servis yapma vazifesi ona düşmüş. O da ellerini arkasına koyup “Arkadaş, ün görmüşüm, gün görmüşüm; baştan gelsin baklava!” demiş. Bir hikâye olsa da, bu kıssanın bize ifade ettiği çok mânâ var. Evet, sizin sunduğunuz baklava gibi leziz bir yiyecek olabilir ve siz o baklavayı gönlünüzden kopup gelen bir insanlık ve iyi niyetle sunabilirsiniz. Ancak her şeyin bir sırası bulunduğunu ve karşınızdaki insanların belli alışkanlıklarının olduğunu asla unutmamalısınız. Söylediklerinizin ve yaptıklarınızın zamanlamasını ayarlamanız, önce muhataplarınızı tanıyıp onların neş’et ettikleri kültür ortamlarını nazar-ı itibara almanız bu açıdan çok önemlidir. İşte işin önünü-sonunu hesap etme, meseleleri arka planıyla görme, onlara mahrutî ve bütüncül bir nazarla bakma ve mebdeden müntehaya hep tenasüb-i illiyet prensibine göre hareket etme “basiret” dediğimiz âlî vasfa ait hususlardandır.
Hazreti Ali’nin (bazı kaynaklara göre de İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin) “Dehriyyûn” denilen ve her şeyin zamanla olup bittiğini, âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmayan münkir, imansız fırkaya karşı söylediği sözler, basit bir ifade içinde yüksek bir mantığın seslendirilmesine ne güzel örnektir: “Siz diyorsunuz ki Cennet yok, öbür âlem yok, ebedî saadet yok; ben de diyorum ki, bu inkâr ettiklerinizin hepsi var. Şimdi iş benim dediğim gibi ise, siz ne kaybettiğinizin farkında mısınız? Farz edelim ki; sizin dediğiniz doğru olsun. Ben ne kaybederim ki! Sadece hayatımı disiplin içinde geçirmiş olurum.” (09:08)
İman ve Kur’ân yolunda her hizmet, makbul ve merguptur. Biz de hepsini alkışlama mecburiyetindeyiz. Ancak fert olarak hangi hizmeti daha çok beğeniyorsak, bütün himmetimizi o hizmet istikametinde sarf etmemiz icap eder. Bu da inanan insanların basiret ve idrakine bırakılmış bir durumdur. İnsan, araştırıp yolun sâlimini bulmalı ve gönül verdiği yol eğer doğru ve isabetli ise, bütün himmetini onun etrafında yoğunlaştırmalıdır. Şayet kuşku ve tereddüdü varsa, yeni bir araştırmaya girmeli, hakikate daha süratli götüren yolu bulmalı ve o yolda devam etmelidir. Çünkü hakkın hatırı âlîdir. Tecrübelerimizle, hakikaten kırılmayan, bozulmayan ve insanımızın ümidini alıp götürmeyen bir hizmet yolu buldu isek onu değerlendirip o yolda yürümek en isabetli olanıdır. En doğru, en güzel ve en isabetli yolu bulduğumuza inanıyorsak, o yola intisap etme ve bütün himmetimizi bunun etrafında teksif etme mecburiyetindeyiz. Diğer türlü, himmetin teşettütünden (dağılmasından), işleri geciktirmiş, aksatmış ve belki çok defa etrafımızdakileri bir kısım zanlara sevk etmiş olabiliriz. Bütün bu hakikatlerle beraber, diğer meslek ve meşrepleri tercih eden insanlara da sevgi, alâka ve hürmetle bakmak; “Ali Efendi Hazretleri, Veli Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri, Sami Efendi Hazretleri -elhak bu türlü sıfatlarla tavsif edilmeyi hak etmiştir bu insanlar- demek, takdirle yâd ederek gönül kapılarını açık tutmak ve herkesin ille de kendi çizgimizde yürümesini beklememek de çok önemli esaslardır.
Yorumlar
Kalan Karakter: