Rabbimizden bütün insanlığa en kıymetli bir armağan olarak inen Kur’an her dem taze sadr-e şifa bir yaşam kaynağımız ve şaşmaz bir pusula olarak hayat rehberimizdir. Bu gün bütün müslüman ülkelerle birlikte bizim de yaşamış olduğumuz sıkıntı ve problemlerin kaynağı, Kur’an’ı mehcur tutmamızdan (unutup, geri plana atmak) kaynaklanmaktadır.
Rabbim neyi emretmişse bizler tamamen onun tersini anlamış ve bu yanlış algılarımızı bize emredilen din olarak kabul edip öylece yaşamışız ve yaşıyoruz da.
Allah’ın (cc) sevgi, paylaşma, yardımlaşma, erdem, güzel ahlak, infak, tasadduk, vera, isar, ihsan ve diğerkamlık odaklı olarak indirmiş olduğu başlarımızın tacı namaz ibadetini tüm bu saydıklarımızdan müstağni olarak anlamış ve dinimizin direği bu ibadeti yalap çalap bir hale getirip kendi kişiliklerimiz gibi yamultmuşuz.
Onun için yaptığımız taat ve ibadetler zevk alınmaz, huşu duyulmaz, mekanik bir ritüeller manzumesine dönüşmüştür. Durum böyle olunca da kıldığımız namazlarımız da bizleri karanlıklardan aydınlıklara çıkartamamış ve numune-i imtisal kamil bir insan olma noktasına taşıyamamıştır.
Allah (cc) ve Rasulü (sav) inananları bir yapının birbirine ram olmuş yapı taşları gibi (bünyanün mersus) anlatıyorlar, “birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız, iman etmedikçe de cennete giremezsiniz” buyrularak inananların mutlak suretle birbirlerini sevmek zorunda oldukları vurgulanmıştır.
Birbirimizi sevmeme noktasında o denli sınırlarımızı zorlamışız ki artık benim nefsim, benim meşrebim, benim cemaatim, benim hocam, benim şeyhim, benim kutbum, benim efendi hazretlerim demeye ve sonunda da benden, benim meşrebim ve cemaatimden ve benim kutbumdan başkası cennete giremez demeye gelecek akla ziyan tavır ve kelamlar etmeye başlamışız.
Birbirimizi kıskanmaya, bir kaşık suda boğacak kadar nefret etmeye, insandan ve dünya metaından putlar yapıp tapmaya, hevamızı ilah edinmeye, şeytanın adımlarını takip etmeye, hurafa, bid’at, menkıbe, sembol ve objelerle, gelenek ve örflerle kuşatılmış bir dizi ritüeller manzumesini din olarak yaşamaya başlamışız.
Rabbimizin yanında kendimize başka ilahlar edinmişiz, Kur’an’ı mehcur bırakmışız, Rasulullah efendimizin dışında kendimize başka rehberler edinmişiz. Artık oturduğumuz lüks evler, bindiğimiz can canlı arabalar, bize lütfedilen makam ve mevkiler, biriktirip de yığdığımız altın ve gümüşler yaptığımız ikinci hatta üçüncü izdivaçlar(!) bize Allah ve Rasulünden daha sevimli gelmeye başlamıştır.
Kur’an’ı sadece camilerde ve kabirlerin başında ölülere okunması gereken bir kitap olarak anlamışız. Oysa ki, O (Kur’an); “Diri olanları uyarıp korkutmak ve kafirlerin üzerine sözün hak olması için indirilmiştir”(Yasin Suresi 70)
Biricik Rabbimiz; bize Kur'an'ı göndermiş ki, onu anlayarak okuyalım, hayatımızı ondaki bilgilere göre şekillendirelim, içeriğinde bulunan lütufları özümseyelim ve daha nice faydalarından yararlanalım diye. Ama bazılarımız bütün bunları bir kenara bırakıp; Kur'an'ı, ne anlama geldiğini hiç bilmeden, tekrar tekrar okuyarak bir ömür geçirmektedirler.
İnsan hiç merak etmez mi; bu kadar çok okuduğum, beni yaratan Yüce Rabbimin indirdiği bu kitapta ne yazar, bu okuduklarım ne gibi bir mana içerir? Hayret edilecek derecede vahim bir durum! İslam dini günün belli saatlerinde belli mekanlarında belli ritüellerle icra edilmesi gereken donuk, matah, mekanik bir şey değildir.
O’ sosyal yaşantımızdan, iş ilişkilerimize, beşeri münasebetlerimizden, aile hayatımıza, dünya yaşantımızdan uhrevi hayatımıza kadar yaş ve kuru ne varsa hepsine nigâhbandır ve hepsini ihata etmiştir. İslam dini öncelikle ve evvel emirde; sevgi, paylaşma, yardımlaşma, erdem, güzel ahlak, infak, tasadduk, vera, isar, ihsan ve diğerkamlık dinidir. Marifet… DİNİN YOBAZI DEĞİL, MEVLANA’SI, YUNUS’U, HACI BEKTAŞ VELİ’Sİ OLMAKTIR.
Yorumlar
Kalan Karakter: