Bir zamanlar “dost” dediğin insan, takvimle ölçülmezdi. Aradan aylar geçse de ilk selamda kaldığın yerden devam ederdin. Aramadan aranır, çağrılmadan gelinirdi. Kapı çalındığında “acaba kim?” diye tedirgin olunmaz, “iyi ki geldin” denirdi. Telefon çaldığında açılmaması ayıp sayılırdı; üç ay sonra da olsa geri dönüş yapılırdı. Çünkü dostluk, gecikmeyi değil vefayı bilirdi.
Peki ya şimdi?
Telefon açıyorsun, bakılmıyor. Mesaj atıyorsun, görülüp cevap verilmiyor. Günler, haftalar geçiyor; bir “nasılsın?” bile çok görülüyor. Ama o kişi aradığında, biz hemen bakıyoruz. İşimizi bırakıyor, önceliğimizi değiştiriyoruz. İşte insanın içini acıtan da bu çifte standart. Değer verdiğin kadar değer görmemek…
Ne oldu da bu hale geldik?
Belki hız çağının kurbanı olduk. Her şey çabuk tüketiliyor; haberler, ilişkiler, hatta dostluklar… Sosyal medyada yüzlerce “arkadaş”, ama zor günde kapını çalacak kaç kişi var? Artık dostluk, bir bildirim kadar kısa ömürlü. Görüldü atılan mesajlar, geçiştirilen aramalar, ertelenen buluşmalar… Sanki herkes birbirine mecbur değilmiş gibi davranıyor; oysa insan insana muhtaçtır.
Eskiden yokluk vardı ama muhabbet çoktu. Şimdi imkân var, imkânsızlık var. Herkes meşgul, herkes yoğun, herkes bir telaş içinde. Ama gerçekten yoğun olan hayat mı, yoksa kalpler mi? Belki de en büyük yorgunluğumuz, samimiyetsizliktir.
Dostluk emek ister. Zaman ister. Fedakârlık ister. “Ben aramayayım o arasın” hesabıyla yürüyen ilişki, dostluk değildir; çıkar dengesi üzerine kurulmuş kırılgan bir bağdır. Oysa dost dediğin, hesap yapmaz. Saatine bakmaz. “Şimdi sırası mı?” demez. İçinden geliyorsa arar, kapıya dayanır, omzunu uzatır.
Belki de sorun, beklentilerimizin değişmesinde. Artık herkes kendi hayatının merkezinde; başkaları ise ancak müsait olduğumuzda hatırladığımız figüranlar. Hâlbuki dostluk, merkezde yer açmaktır. Kendi telaşından biraz vazgeçip karşı tarafın yükünü paylaşmaktır.
Bugün dönüp kendimize sormamız gereken soru şu: “Ben nasıl bir dostum?” Aranmaktan şikâyet ederken arıyor muyum? Cevap beklerken cevap veriyor muyum? Kırgınlığımızı büyütmeden, gönül almayı biliyor muyuz?
Belki de dostluk ölmedi; sadece ihmal edildi. Tozlu raflara kaldırıldı. Hatırlanmayı bekliyor. Bir telefon kadar yakın, bir adım kadar mümkün aslında.
Ve belki çözüm çok basit: Hesap yapmadan aramak. Gecikmeden dönmek. “İşim var” bahanesinin arkasına saklanmadan bir hal hatır sormak.
Çünkü gün gelir, arayacak kimse bulamayabilir insan. O zaman anlarız ki en büyük zenginlik, cebimizdeki değil; rehberimizdeki birkaç samimi isimmiş.
Dostluk, arandığında değil; aramadığında bile hissedildiğinde gerçektir.
Yorumlar
Kalan Karakter: