Tren ağır ağır garına girerken güneş Adana’nın üzerine yansıyarak çökmüştü. Raylardan yükselen sıcaklık, sanki şehrin kalbinden dışarı vuruyordu. Vagondan inen herkes bir an duraksadı.
Ama o duraksama yabancılar içindi.
Çünkü Adana’ya ilk kez gelenler şaşırır,
Adana’dan gidenler özler,
Ama Adana’da doğanlar.
Sadece ;
“işte geldik” der.
Ahmet yıllar sonra ilk kez ayak bastı bu toprağa. Elinde küçük bir bavul, içinde koca bir geçmiş vardı. İstanbul’da geçen yıllar onu büyütmüş, ama eksiltmişti de.
Kalabalıklar içinde yalnız kalmayı öğrenmişti. Ama şimdi. Çocukluğunun şehrine dönüyordu.
İstasyonun çıkışında bir satıcı bağırıyordu:
“Şalgam soğuk! Adana sıcağına ilaç!”
Ahmet istemsizce gülümsedi.
“Değişmemiş ” dedi kendi kendine.
“Hiçbir şey değişmemiş ”
Ama aslında değişen çok şey vardı.
Sadece Adana, insanın içindeki duyguları olduğu gibi bıraktığı için, değişmemiş gibi görünürdü.
Yürümeye başladı. Sokaklar hâlâ aynıydı. Esnafın sesi, çocukların kahkahası, bir köşede yüksek sesle konuşan adamlar.
Ve o tanıdık cümleler:
“Adana kalın ha!”
“Akşam gel, otururuz!”
İstanbul’da kimse kimseye böyle seslenmezdi. Orada herkes bir yerlere yetişir, burada herkes birbirine yetişirdi.
Bir duvarın önünde durdu Ahmet. Siyah bir tişört asılıydı vitrin camında. Sarı harflerle yazılmıştı:
“İstanbul heves ise, Adana bir tutkudur.”
Altında küçük bir imza:
Ayşe Arman
Ahmet uzun uzun baktı o yazıya.
Bir cümleydi. Ama onun hayatını özetliyordu.
İstanbul onun hevesiydi gerçekten.
Gençliğinde koşarak gittiği, hayaller kurduğu,
“ben de varım” dediği bir şehir.
Ama Adana,
Adana onun suskunluğuydu.
Adana onun çocukluğu, annesinin sesi, babasının gölgesi,
Mahalledeki ilk kavgası, ilk aşkıydı.
Bir anda gözleri doldu.
Çünkü insan en çok, ait olduğu yerde eksik kaldığını fark edince ağlardı.
Bir kahveye girdi. Tahta sandalyeler, duvarda eski bir televizyon, çay ocağından gelen ince belli bardakların sesi.
Hiçbir şey değişmemişti.
Kahveci başını kaldırdı:
“Yabancı mısın?” dedi.
Ahmet gülümsedi:
“Yok, Sadece geç kaldım.”
Çay geldi. İlk yudumu aldı.
İstanbul’da içtiği hiçbir kahve, hiçbir pahalı mekân bu tadı verememişti.
Çünkü bu sadece çay değildi.
Bu, hatırdı.
Bu, geçmişti.
Bu, “Sen buraya aitsin” diyen bir şehrin sesiydi.
Akşamüstü güneş biraz çekildiğinde sokaklar canlandı.
Bir grup genç türkü söylüyordu:
“Adana’ya gidek mi, şalgamından içek mi”
Ahmet durdu. Dinledi.
Ve o an anladı,
İstanbul’da yıllarca aradığı şeyi aslında hiç kaybetmemişti.
Sadece uzaklaşmıştı.
Bir şehirden değil,
Kendisinden uzaklaşmıştı.
Gece çöktüğünde, damların üstünde esen hafif rüzgârla birlikte Adana başka bir yüzünü gösterdi. Sıcaktı hâlâ. Ama samimiydi.
Ahmet cebinden telefonunu çıkardı. İstanbul’daki arkadaşına bir mesaj yazdı:
“Gel buraya.
Anlatılmaz. Yaşanır.”
Sonra sildi.
Çünkü bazı şeyler anlatılmazdı gerçekten.
Sadece hissedilirdi.
Başını kaldırdı, karanlık gökyüzüne baktı ve mırıldandı:
“İstanbul hevesmiş gerçekten.”
“Adana ”
“Adana başka bir şey.”
Bir tutku gibi,
İnsanın içinden hiç çıkmayan bir ateş gibi,
Sustukça büyüyen,
Gittikçe çağıran bir şey.
O gece Ahmet ilk kez huzurla uyudu.
Ne bir kalabalık vardı etrafında,
Ne de bir telaş.
Sadece Adana vardı.
Ve Adana’nın içinde kendini yeniden bulan bir adam.
Nihayetinde
Bazı şehirler sana bir hayat verir.
Ama bazı şehirler sana kendini geri verir.
Adana,
İşte tam da bu yüzden heves değil,
Bir tutkudur.
Adana kalmak efsunlu bir tutkudur.
Yorumlar
Kalan Karakter: