Hz. İbrahim’in oğlunu Allah’a adadığına dair elimizde güçlü deliller yok. Bu durumda ona verilen koçun “fidye” olarak nitelendirilmesi, İbrahim’in İsmail’i Allah için kesmek üzere yatırması dolayısıyladır. Başka bir ifade ile iş teşebbüs safhasında kalmadı, İbrahim yine de Allah’a bir kurban kesti, ama bu oğlu İsmail değil, bir koç oldu. “Fidye” imanın ve teslimiyetin ödülüdür.
Kurban en sevdiğimiz şeyle sınanmamızın sembolü ise, dünyaya ait her şeyden ne kadar uzaklaşırsak, o kadar Allah’a yaklaşır, yakınlaşırız. Bu kalple ilgilidir, yoksa eşyadan ve dünyadan kopmak demek değildir. Yani eşyanın ve dünyanın sevgisi kalbimizde olmamalı, onu kurban etmesini bilmeliyiz. Kurban ne doğaüstü güçleri yatıştırmak, ne onlara rüşvet takdim etmek, ne de insanın şiddete yatkın saldırganlığını kontrol etmekle ilgilidir. Kadim zamanlarda insanlar tapındıkları ilahları hoşnut etmek, gazaplarını teskin etmek, kan akıtma tutkularını karşılamak; aziz ve kutsal kişiliklerle manevi bağ kurmak, ölenlerin ruhlarını sevindirmek veya öfkelerini dindirmek veya meleklerle ilişki kurmak düşüncesiyle hayvan, insan veya başka nesneleri kurban olarak sunarlardı.
Kierkegaard, Hz. İbrahim’in oğlunu niçin kurban ettiğini sorar: Bu olayda rol oynayan faktör nedir? Şair Bob Dylan’a göre, emri aldığında İbrahim’in verdiği tepki şu olmuştur: “Aman Tanrım, bana büyük bir yük yüklüyorsun!” Kierkegaard, İbrahim’in imanının sınanmasının temelinde “ıstırap” olduğunu söyler, İbrahim’i yücelten de bu ıstıraptır. Ama Allah’tan aldığı emri yerine getirmek üzere görevlendirilen bir elçi, işini yaparken ıstırap çeker mi? Kierkegaard, Hıristiyan teolojisinin sindiği dini kültüre göre, imanın düşünce sistemi içinde yeri olmadığını söyler, iman tam olarak düşünmenin bittiği yerde başlar. İmanın ne olduğunu bilimsel veya sistematik bakış açısı söyleyemez. İman ile absürd (saçma) tutum aynı çizgide buluşur.
Kierkegaard, İbrahim’in oğlunun geri geleceğine inandığını ima eder, oğlunu öldürse de Tanrı onu diriltip kendisine verecekti. Beklentisi çıkmayabilirdi, “imanının yanlış olduğu ortaya çıkması halinde kaybının ne büyük olacağını bildiği halde yine de imanını korudu, işte İbrahim’i yüce kılan buydu.” Burada teslimiyetin payını unutmamak lazım, zira ön teslimiyet olmadan iman olmaz. İbrahim açısından teslimiyet, oğlunu Tanrı’ya teslim etmekti. Teslim olmuş İbrahim, oğlunu geri getirmeyi bekleyemezdi. İbrahim Tanrı’nın varlığına iman ediyordu, burada sorun yoktu. Sorun, oğlunu öldürse bile, Tanrı’nın onu kendisine geri vereceğine inanmasıydı. Bu aslında absürd bir şeydir, ama Kierkegaard’a göre İbrahim, oğluna “absürdün gücü”yle sahip olacağına, geri geleceğine inanıyordu: “İbrahim, oğlunu geri alacağına inanmakta ve geri almaktadır. Geri dönmemesi ihtimali İbrahim’in görmezden gelmeyi seçtiği bir ihtimaldir ve sonuç bu sanının doğru olduğu ortaya çıkmıştır.”
Bu kurgu İbrahim’in kucağında tecrübe ettiği büyük hakikati ifade etmiyor. Oğlu yerine koçun fidye olarak verileceğini bilmiyordu, beklemiyordu. Oğlunu imanının bir parçası olarak ve pazarlıksız teslimiyetle Allah’a sundu, onu öldürebilirdi. Eğer ruhunun derinliklerinde oğlunu öldürse bile yine ona geri geleceğine ilişkin bir ümit, zayıf bir beklenti olsaydı, ne görevini yerine getirmiş olurdu ne sahici bir sınavdan geçmiş olurdu. İbrahim’in sınavı büyüktü, Yakup Aleyhisselam da oğlu (Yusuf) ile sınandı, ama onun Yusuf’tan başka dokuz oğlu daha vardı. İbrahim’in İsmail’i ise “biricik”ti, tam bir teslimiyetle onu kurban etmekte tereddüt etmedi. İsmail sınavını başarıyla geçtiği için şanı yüce Allah “Salihlerden bir elçi olarak İbrahim’e İshak müjdesini verdi”, ikinci bir erkek çocukla onu ödüllendirdi.
“Kaygı”yı aşmak için “iman”, “çatışma”yı önlemek için “teslimiyet” gerekir. İnsan ruhu ve bedeniyle Allah’a aittir, çünkü yaratan, terbiye eden, rızıklandıran, öldüren ve diriltecek olan O’dur. Buna rağmen Allah, insanın kendisi için kurban edilmesini istemedi. Burada hümanizmin çok ötesinde bir anlam çerçevesinde insana verilen yüksek değer var. Kurban, bize insanın süfli çıkarlar, azgın zümreler, kör ideolojiler, zorba liderler, ulusal çıkarlar, kabile veya ırkçı dürtüler uğruna asla öldürülmeyeceğini öğretiyor. Bıçak altına yatırmamız gereken hırslarımız, çıkarlarımız, aşağılık tutku ve arzularımız, denetimsiz iştah ve şehvetimiz olmalı. Kurban insan hayatını koruyup yüceltme ibadetidir.(30.10.2012 tarihinde zaman.com.tr den alınmıştır)
Yorumlar
Kalan Karakter: