Modern çağın en sessiz ama en yaygın misafirlerinden biri anksiyete. Kapıyı çalmadan giriyor, bazen kalp çarpıntısı kılığında, bazen boğazda düğüm, bazen de “ya olursa?” diye başlayan bitmek bilmeyen düşüncelerle… Çoğu zaman adı konmadan yaşanıyor; çünkü dışarıdan bakıldığında her şey “normal”.
Oysa anksiyete, çoğu insanın sandığı gibi sadece aşırı stres ya da geçici bir huzursuzluk hali değil. Zihnin sürekli tetikte olması, tehlike yokken bile alarm vermesi. Bir anlamda beynin hiç kapanmayan bir güvenlik sistemi gibi çalışması. Niyet iyi: korumak. Ama doz kaçınca hayatı daraltıyor.
Bugün anksiyete yaşayan insanlar “zayıf”, “takıntılı” ya da “abartılı” değil. Aksine, çoğu zaman fazlasıyla sorumluluk sahibi, duyarlı, her şeyi kontrol etmeye çalışan kişiler. Yani yükü ağır olanlar. Çünkü anksiyete, genellikle geçmişte yaşananlar, geleceğe dair belirsizlikler ve “her şey yolunda gitmeli” baskısının kesiştiği yerde ortaya çıkıyor.
En zor tarafı da şu: Anksiyete görünmez. Kırık bir kol gibi alçıya alınmaz, ateş gibi termometrede ölçülmez. Bu yüzden de “Bir şeyin yok, kafana takma” cümlesiyle kolayca geçiştirilir. Oysa anksiyete, kişinin iradesiyle bir düğme kapatır gibi susturabileceği bir şey değildir. “Kafana takma” demek, dalgalı denizdeki birine “ıslanma” demek kadar gerçek dışıdır.
Günlük hayatın içinde anksiyete çoğu zaman kendini küçük detaylarda belli eder:
Sürekli bir şeyleri kontrol etme ihtiyacı, rahatlayamama, iyi giden bir anda bile kötü bir ihtimali düşünmeden edememe… İnsan mutlu olmaktan bile tedirgin olur; çünkü “nasıl olsa bozulacak” hissi pusuda bekler.
Ama anksiyete tamamen düşman da değildir. Aslında bize bir şey anlatmaya çalışır. “Yavaşla”, “Yükün ağır”, “Her şeyi tek başına taşımak zorunda değilsin” der. Sorun, bu sesi bastırmaya çalıştığımızda başlar. Görmezden gelinen anksiyete büyür, duyulmak ister.
Bu noktada sihirli çözümler yok. Ama küçük, gerçekçi adımlar var. Her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabullenmek, “her ihtimali düşünmek zorundayım” yanılgısından vazgeçmek bunlardan biri. Bir diğeri de duygulara isim vermek. “Kötüyüm” demek yerine “kaygılıyım” diyebilmek. Çünkü adı konan duygu, biraz olsun sakinleşir.
Toplum olarak da öğrenmemiz gereken bir şey var: Herkes güçlü olmak zorunda değil. Sürekli iyi hissetmek bir başarı ölçütü değil. Bazen durmak, yorulduğunu kabul etmek, destek istemek en büyük cesaret.
Belki de anksiyete bize şunu hatırlatıyor: İnsan olmak kusursuz olmak değildir. Endişelenmek, korkmak, bazen dağılıp toparlanmak bu yolun bir parçası. Önemli olan, bu duygularla savaşmak değil; onları tanıyıp hayatın direksiyonuna tamamen geçmelerine izin vermemek.
Çünkü anksiyete hayatın tamamı değildir. Sadece, zihnin “fazla mesaiye kaldığı” bir haldir. Ve her fazla mesai gibi, bir noktada dinlenmeye ihtiyacı vardır.
Yorumlar
Kalan Karakter: