Dış siyasette hâlâ tatminkâr cevabı bulunamamış soru şudur: Politik tutumu neye göre belirleyeceğiz? Batılı literatür içinden baktığımızda karşımıza 1648 Westfalya’nın “uluslar” arası düzeni ve bunun tesis ettiği zihniyet çıkar.
Sorun “uluslar”ın çatıştığı arena olarak algılanır. Dış politikada realistlerle idealistlerin iki farklı bakış açısı, yapısalcıların tarih ve coğrafyası ile aşılmaya çalışıldıysa da, ana zihniyet değişmiş değildir.
“İnsanın iyi” vasfından hareket ettiğimizde kötülüğün onun doğasından değil, kurumlardan türediğini düşünürüz. Özünde iyi olan insan işbirliğinden yanadır, kendi iyiliğini ve refahını gerçekleştirmek ister. Karşı tarafta gelişen görüşe göre, aksine insan kötüdür, bencil bir hayvan gibi davranır, hükmetme hırsına sahiptir, siyaseti bir iktidar mücadelesi olarak kullanır. Daha geniş ölçekte ele aldığımızda her devlet kendi ulusal/milli çıkarını korur, bu amaçla güç toplar. Uluslararası güvenlik sistemi aslında rekabet, çatışma esasına dayanır, yani güvenlik sistemi güvensizlik üzerine kurulur. Silahlanma bunun en etkili enstrümanıdır, karşılıklı silahlanma dehşet dengesini doğurur, bu da barışın teminatıdır. İttifaklar olur, ama hiçbir ittifaka güvenilmez, uluslararası hukuk ve kurallara da. Bu analizde öne çıkan araç devlettir, bu da kolayca tahmin edileceği üzere ulus devlettir. Akademik dünyanın genel eğilimi realizmden yanadır. Neo-realizm, “devlet dışı aktörler”e dikkat çeker. Uluslararası sistemin sürmesinde hükümet dışı aktörler, sistem dışından politik tutumlarda etkili olurlar. Mesela IMF, FKÖ, OPEC, PKK gibi. Neo-realistlere karşı Neo-idealistler de demokrasiye bel bağlanması gerektiğini savunurlar. Onlara göre demokrasilerde savaş zordur, ekonomik ve ticari karşılıklı bağımlılık savaş ihtimalini azaltır.
Üçüncü bakış açısının “Yapısalcılar” olduğunu söyleyebiliriz ki, Türkiye’nin son 10 senedir takip ettiği dış politikanın esası bu analize dayanır. Yapısalcılara göre dış politikada veya uluslararası ilişkilerde reel veriler veya soyut ideallerin ötesinde rol oynama kabiliyetine sahip “tarih, coğrafya ve kültür” söz konusudur. Bir devleti dış politikada tutum almaya sevk eden asıl sebep salt kendi çıkarı, verili reel durum veya idealler değil, içinden gelmekte olduğu tarih, bölgesinde yer aldığı coğrafya ve jeo-stratejik değer olarak kullanılabilecek olan kültürel formasyondur. Bu her üç faktör bir “derinlik” içinde işlevsel hale getirilir. “Stratejik derinlik” bu tezin Türkiye için öngörülmüş bir çerçevesidir. Tezi Türkiye’nin bugünkü dış politikasına uyguladığımız zaman şöyle bir tablo ortaya çıkar: (1) Tarih: Türkiye, Osmanlı bakiyesi bir ülkedir, çevre ülkelerle bizzarure ilgilenmek durumundadır. Geçmişte Türkiye bölgede ‘başat rol’, yönetici aktör rolünü oynuyordu, bugün de tarih, Türkiye’yi başat rol oynamaya zorlamaktadır. (2) Coğrafya: Anadolu dünyanın merkezi havzalarından biridir. Jeostratejik konumu başka ülkelerinkine benzemez. Bu jeostrateji coğrafyayı bölgenin “merkez”i kılar. Merkez ülke sıfatıyla çevre ülkeler onun hinterlandı hükmündedir. “Batı bizi Anadolu’ya hapsetmek istiyor” retoriği bunu destekler. (3) Kültür: Türkiye “Doğu ile Batı, İslam ile demokrasi, İslam ile laiklik arasında uyum sağlayan bir model”dir. Bu açıdan hem ABD ve Batı, hem Doğu ve İslam için önemlidir. Yapısalcı dış politika bir ülkeye özgü değildir, her devlet antropolojik yorum yaparak kendini tarih, coğrafya ve kültür üçlemesinde “merkez”e koyar ve diğerleriyle eninde sonunda çatışır. Bizim de son 10 sene sonunda geldiğimiz nokta bölgemizin dört ülkesiyle “çatışma” olmuştur.(13 Kasım 2012 tarihinde zaman.com.tr den alınmıştır)
Yorumlar
Kalan Karakter: