Bir gün gülen, bir gün asık surat…
Bir gün umutlu, ertesi gün darmadağın.
Soruyorum kendime: Kimim ben?
Kafam dağınık değil artık, sanki yerinden sökülmüş gibi.
Düşüncelerim bir yere ait değil.
Bulunduğum yer mi yanlış, yoksa ben mi kayboldum, bilmiyorum.
Neredeyim?
Burası neresi?
Yanımdaki kim?
Gerçekten yanımda mı, yoksa sadece kalabalık mı?
Her gün başka bir ruh haliyle uyanıyorum.
Her gün yeni bir drama, yeni bir kaos, yeni bir belirsizlik…
Dün doğru dediğime bugün yabancıyım.
Bugün savunduğumu yarın tanımıyorum.
İnsan kendiyle bu kadar çelişir mi?
Çıkamıyorum işin içinden.
Ne nedir, neden böyledir, kim suçludur, kim masumdur…
Algımız mı gitti, yoksa algımızla birlikte sabır, vicdan ve akıl da mı kayboldu?
Gülmek istiyorum ama boğazıma düğümleniyor.
Ağlamak istiyorum ama gözyaşım bile tereddütlü.
Hangisi bana yakışıyor artık bilmiyorum.
Gülmek mi daha ayıp bu düzende, ağlamak mı daha gerçek?
Gitsem mi?
Kalsam mı?
Gitmek kaçış mı, yoksa kurtuluş mu?
Kalmak direniş mi, yoksa kabullenmek mi?
Bu ülkede, bu hayatta, bu düzende insanın kendisiyle baş başa kalması bile lüks oldu.
Sürekli bir şeylere yetişiyoruz ama kendimize yetişemiyoruz.
Herkes bir şey söylüyor, herkes bir şey istiyor ama kimse “Sen nasılsın?” diye sormuyor.
En acısı da şu:
Kaybolduğumuzu fark ettik ama nerede kaybolduğumuzu bilmiyoruz.
Yol var ama yön yok.
Ses var ama anlam yok.
Kalabalık var ama yalnızlık diz boyu.
Belki sorun bizde değil.
Belki sorun, her gün başka bir yüzle karşımıza çıkan bu hayatta.
Belki de asıl dram, normali unutmuş olmamızdır.
Şimdi tekrar soruyorum, kendime ve bu satırları okuyan herkese:
Kimim ben?
Neyim ben?
Neredeyim?
Ve en önemlisi…
Böyle yaşamaya gerçekten mecbur muyuz?
Yorumlar
Kalan Karakter: