Kadın mücadelesi; insanlık tarihinin en eski, en köklü ve en haklı mücadelelerden biridir.
Kadınlar yüzyıllardır bu mücadeleyi verirken, tarih kitapları çoğu zaman erkeklerin siyasetteki, ekonomideki ve savaşlardaki başarılarını anlatıp durdu.
Kralların, komutanların, imparatorlukların hikayeleri yazıldı.
Ama gördüğünüz gibi dünyada hala dengeli ve adil bir düzen kurulabilmiş değil.
Neden?
Çünkü insanlığın diğer yarısı yüzyıllar boyunca sistemin dışında bırakıldı.
Karar mekanizmalarına dahil edilmedi.
Adalet eksik bırakıldı.
Oysa eksik adalet, adalet değildir.
İşte tam da bu nedenle kadın hakları yalnızca bir cinsiyet ve insan hakları meselesi değildir. Bu, aynı zamanda bir adalet ve medeniyet meselesidir. Toplumun yarısının sesi duyulmadığında, aklı, zekası, tecrübesi, bakış açısı karar süreçlerine yansımadığında sağlıklı bir düzen kurulamaz. İnsanlık ancak kadınların eşit ve etkin biçimde yer aldığı bir toplumsal düzen kurabildiği ölçüde gerçek adalete, sürdürülebilir ve kalıcı barışa bir yaklaşabilir.
Bir Çift Ayakkabı Misali: Eşitlik ve Bütünlük
Kadın ve erkeğin toplumdaki yerini doğru anlamak, sağlıklı bir medeniyet kurmanın anahtarıdır.
Kadın ve erkek birbirinin rakibi değildir. Biri diğerinden üstün de değildir.
Doğanın dengesi, birbirini tamamlayan iki farklı ama eşit unsur üzerine kuruludur.
Bunu basit bir örnekle de anlatabiliriz:
Bir çift ayakkabı gibi düşünün. Birbirlerinin aynısı değillerdir ama eşittirler. Sağ tek, sol tekin işlevini göremez. Sol tek de sağ tekin yerini tutamaz.
Ancak ikisi birlikte olduğunda insan sağlıklı yürüyebilir.
Toplum da böyledir.
Kadının dışlandığı, karar mekanizmalarından uzak tutulduğu bir düzen; rotasını kaybetmiş bir gemi gibi sürekli yalpalamaya mahkumdur.
Kağıt Üstündeki Haklar ve Hayatın Gerçeği
Türkiye’nin son yıllardaki cinsiyet eşitliği karnesi, sadece kadınları değil, adalete inanan herkesi düşündürmelidir.
148 ülke arasında bir yılda 8 basamak gerileyerek 135. sıraya düşmek, basit bir istatistik değildir.
Bu, üzerinde durulması gereken ciddi bir alarmdır.
Anayasa kadınlar için pozitif ayrımcılık yapma konusunda devlete üstün yetki vermiş olmasına rağmen, nasıl oluyor da böyle bir gerileme yaşanabiliyor?
Üniversite mezunlarının yarısından fazlası kadınlardan oluşmasına rağmen, bu potansiyelin halen istihdama ve yönetime yansımaması nasıl açıklanabilir?
Ama mesele sadece rakamlar değildir. Daha acı olan şudur: Yasal haklar ile hayatın gerçeği arasındaki uçurumdur.
Kadınlara boşanma hakkının tanınmasının üzerinden tam bir asır geçti. Ama bugün hala bazı kadınlar yalnızca bu hakkı kullanmak istedikleri için hayatlarını kaybediyorsa, orada hukuk vardır ama adalet yoktur.
Çünkü bir hak; kanunda yazdığı zaman değil, korkmadan kullanılabildiği zaman gerçektir.
Uluslararası Vicdanın Sınavı
Kadın hakları mücadelesi yalnızca bir ülkenin meselesi değildir. Bu, evrensel bir insan hakları meselesidir.
Dünyanın farklı coğrafyalarında kadınlar hala şiddetin, ayrımcılığın ve baskının hedefi oluyor; eşitlikten uzak bir hayat sürmek zorunda bırakılıyor.
Böylesi bir tabloda uluslararası kurumların sessizliği de ayrı bir sorundur.
Adaletsizlik karşısında sessiz kalan her yapı, aslında o adaletsizliğin sürmesine zemin hazırlıyor.
Geleceğe Verilen Söz
Toplumsal zihniyet dönüşümü bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Kadın bakış açısının yansımadığı her karar eksiktir. Eksik kararlarla sağlıklı bir toplum kurulabilmesi ise mümkün değildir.
Bu nedenle kadınların karar mekanizmalarında eşit şekilde yer alması yalnızca bir hak meselesi değildir; insanlık medeniyetinin sağlıklı gelişmesi için bir zorunluluktur.
Çünkü;
Kadın güçlüyse aile güçlüdür.
Kadın güçlüyse demokrasi güçlüdür.
Kadın güçlüyse ülke güçlüdür.
Kadın güçlüyse gelecek güçlüdür.
Ve işte o zaman dünya daha adil, daha barışçıl ve daha yaşanabilir bir yer olabilir.
Bu nedenle 8 Mart yalnızca bir anma günü değildir.
8 Mart; kadın ve erkeğin omuz omuza yürüdüğü, adaletin eksiksiz tecelli ettiği bir dünyanın mümkün olduğuna dair verilen bir sözdür.
Ve gelecek, bu sözü tutanların olacaktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: