Adalet bazen geç gelir… ama er geç gelir.
Ve geldiğinde, yalnızca bir dosyayı değil, bir dönemi aydınlatır; kendinden sonrakilere de emsal olur.
Bu yüzden bana göre, hak savunuculuğundan daha onurlu bir şey varsa, o da hak arama bilincine ve cesaretine sahip bir yurttaş olmaktır.
Hatırlarsınız.
2013 yılında Gezi Park eylemleri sırasında bir fotoğraf Türkiye’nin hafızasına kazındı.
Bir kadının yüzüne, polisin bir metreden daha yakın mesafeden sıktığı biber gazı…
Kimdi o kadın?
Şehir plancısı akademisyen Ceyda Sungur.
Toplum onu “Kırmızılı Kadın” olarak tanıdı.
O fotoğraf, Türkiye’de kolluk gücünün ölçüsüz kullanımının sembolü haline geldi.
Ama mesele sadece o fotoğraf değildi.
Mesele şuydu:
Bir kamu görevlisi, savunmasız bir insanı doğrudan hedef alabilir mi?
Ve daha önemlisi… bunu yaptığında gerçekten cezalandırılır mı?
Bu sorulara hukuk sistemimizin verdiği cevap oldukça düşündürücüydü.
2015 yılında yerel mahkeme, ilgili polis memurunu “yaralama” ve “görevi kötüye kullanma” suçlarından suçlu buldu ve 10 ay hapis cezası verdi.
Ancak hükmün açıklanması geri bırakılarak sanığın 300 fidan dikmesine karar verildi…
Yani devlet gücüyle bir insanın yüzüne sıkılan gaz…
300 fidanla “telafi edilmiş” sayıldı.
İşte hukuk ile adalet arasındaki o ince çizgi, çoğu kez tam da burada kopar.
2019 yılına gelindiğinde Anayasa Mahkemesi, polisin gerekli olmadığı halde güç kullandığını kabul etti.
Fakat verilen cezayı orantılı ve yeterli buldu.
Yani ihlal vardı… fakat sonuç değişmedi.
Oysa o sıradan bir müdahale değildi.
O an, devlet gücünün sınırlarının alenen zorlandığı bir kırılma anıydı.
Hukuk yalnızca yanlışın tespiti ile yetinemez; asıl mesele, o yanlışın tekrarını engellemektir.
Bu hafta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) oybirliğiyle şunu söyledi:
Sonucun hafif olması, kullanılan yöntemin hukuka uygun olduğu anlamına gelmez.
Bir kişiye doğrudan hedef alınarak gaz sıkılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi kapsamında kötü muameledir.
Verilen ceza caydırıcı değildir; bu durum fiilen cezasızlık yaratır.
Ve Türkiye yaklaşık 12 bin euro tazminat ve masraf ödemeye mahkum edildi.
Mahkeme bir kez daha şunu hatırlattı:
Devletin gücü sınırsız değildir.
Kolluk kuvveti dokunulmaz değildir.
Hiçbir renk, hiçbir kıyafet, hiçbir duruş ve hiçbir sebep… bir insanın onurunu hedef almaya gerekçe olamaz.
Kırmızılı Kadın yıllarca süren hukuk mücadelesinde haklı çıktı.
Ama kazanan yalnızca o değildi.
Bu karar, bundan sonra benzer müdahalelerle karşılaşabilecek herkes için bir güvencedir.
Hatta… kırmızı için bile.
Çünkü kırmızı, tarih boyunca kadınların görünür olmak istediği her yerde hedef haline getirilmiştir.
Kadınların kırmızı kıyafetleri, kırmızı rujları, kırmızı ojeleri…
Hemen her dönemde tartışma konusu yapılmıştır.
Ama bu tartışmalardan çok, düşülen çelişkiler akıllarda kalmıştır.
Öyle ki kırmızı, bazen bir kraliçenin gücü, bazen suçlu sayılmanın delili, bazen alay konusu, bazen de açık bir meydan okumaydı.
Antik çağlarda güç ve statüydü.
Orta Çağ’da cadı olmanın delili.
Viktoryen dönemde ise “fazlaca abartılı” ve “ahlak dışı” sayıldı.
O dönemin anlayışına göre “saygın” kadın görünmez olmalıydı; çünkü görünür olan kadın, kontrol edilemezdi.
Ama 20. yüzyılda kırmızı başka bir anlam kazandı:
Direnişin simgesi oldu.
Süfrajetler kırmızıyla yürüdü.
Mesajları açıktı:
“Buradayız. Ve geri çekilmeyeceğiz.”
II. Dünya Savaşı dönemi ise, neredeyse kırmızının saltanat yılları oldu; kırmızı ruj adeta politik bir sembole dönüştü.
Örneğin ABD’de kozmetik üretimi kısıtlanmış olmasına rağmen ruj üretimi sürdü. Özellikle de kırmızı ruj…
Bu bir mesajdı:
Pes etmiyoruz.
Kamusal alandayız.
Hayat devam ediyor.
O dönem Elizabeth Arden kadın askerler için özel bir ton geliştirdi hatta: Montezuma Red.
Nazi Almanyası’nda ise durum tam tersiydi.
Adolf Hitler kırmızı ruju yozlaşmanın simgesi olarak görüyordu.
Kadınlardan sade ve “doğal” görünmeleri isteniyordu.
Bu yüzden kırmızı ruj, Batı’da aynı zamanda bir karşı duruşa dönüştü.
Bu zihniyet bizim topraklarımızda da farklı biçimlerde ortaya çıktı.
1920’li ve 1930’lu yıllarda Türk kadınları seçme ve seçilme hakkı için sesini yükselttiğinde, bu talepler bazı milletvekilleri ve gazeteciler tarafından alayla karşılandı.
“Kırmızı rujlarıyla meclise ne de yakışır cinsi latifler…” gibi ifadelerle kadınların siyasi iradesi küçümsendi.
Kadının iradesini bir ruj rengine indirgeyen bu bakış açısı aslında çok tanıdık.
Dün kadını meclis kapısında durduran zihniyet neyse, bugün kırmızı elbiseli kadına gaz sıkan zihniyet de odur.
O gün o gazı sıkan kişinin, kırmızının tarihsel yükünden haberi var mıydı bilinmez.
Ama toplumsal hafıza derindir.
Kırmızı giyen, çantasını omzuna takan ve geri adım atmayan o kadın, statükonun en büyük korkusunu temsil ediyordu:
İtaat etmeyen kadın.
Geri adım atmayan kadın.
Ve tam da bu yüzden hedef alınan kadın.
Bugün kadınları rujunun, ojesinin, kıyafetinin rengiyle, sözüyle, saçının fönüyle ve örtüsüyle kamusal alandan uzak tutmak isteyenlere verilecek cevap bellidir:
Daha fazla adalet.
Daha çok cesaret.
Daha güçlü bir hak arama bilinci.
Güzel olan şu ki artık kırmızı; boş ve alaycı sözlerin değil, uluslararası hukukta oybirliği ile tescillenmiş bir mücadelenin rengidir.
Ve gerçekten…
bazen tek bir fotoğraf,
binlerce sayfa rapordan daha güçlüdür.
Çünkü bazı anlar inkar edilemez.
Kırmızılı Kadın…
işte o anlardan biridir.
Yorumlar
Kalan Karakter: