Dün gece Adana’da, İncirlik Üssü yakınlarından yükselen o patlama ve siren sesleri yalnızca bizleri değil, tüm Türkiye’yi derinden endişelendirdi.
Ben o sesi televizyon ekranlarından ya da sosyal medya videolarından duymadım; bizzat kulaklarımla duydum. Ve o ürpertici uğultuyu iliklerime kadar hissettim. İnanın, o sesin altında endişe duymamak mümkün değildi.
Sirenler Çalıyor
İnsan böyle anlarda bir kez daha anlıyor ki; savaş dediğimiz şey haritalar üzerinde tartışılan, diplomatik masalarda tüketilen uzak bir haber başlığı değildir.
Savaş; bir anda şehirlerin gündelik hayatına, evlerimizin en mahrem köşesine, çocuklarımızın uykusuna sızabilen kapkara ve çıplak bir gerçektir.
Asil Kavramlar, Samimiyetsiz Yürekler
Dünya siyasetinde demokrasi, insan hakları, kadın hakları ve özgürlük gibi kulağa son derece asil gelen kavramlar vardır.
Bu kavramları savunmayı sözde herkes istiyor; hatta hukukçulardan çok siyasetçiler bu kelimeleri dillerine pelesenk ediyor.
Ama ne yazık ki herkeste o asil kavramların ağırlığını taşıyacak bir bilinç de yok, onları bedel ödeme pahasına savunacak bir yürek de yok.
Kiminde cesaretten, kiminde ise samimiyetten eser yok.
Üzülerek görüyoruz ki bugün bu değerler, insan onurunu koruyan birer kalkan olmaktan çıkarılıp kürsülerde parlatılan, içi boşaltılmış birer retorik aparata dönüştürülmüş durumda.
Oysa gerçek bir bilinç ve cesur bir yürekle desteklenmeyen her “insan hakları” cümlesi, aslında adaletsizliğin üzerine örtülen süslü bir kılıftan başka bir şey değildir.
Örneğin bu hafta Dünya Kadınlar Günü’nde bir kez daha gördük ki kimi bu günleri sadece sahneye çıkıp boy gösterebileceği bir vitrin olarak görüyor, kimi o platformları yalnızca kendi dünya görüşündekilerle “düet” yapabileceği kapalı birer yankı odası sanıyor.
Daha da ötesi, bu kavramlar büyük güçler tarafından da jeopolitik hesapların üzerini örten birer meşruiyet aracına dönüştürülüyor.
Acının Ortak Coğrafyası
Bugün acının coğrafyası ne yazık ki sınır tanımıyor. Adana’da kulaklarımızı tırmalayan o patlama ve siren sesi; aslında Gazze’de aylardır susmayan feryatların, Minab’da çocukların üzerine çöken o ağır sessizliğin, Suriye’de harabeye dönüştürülen şehirlerde ve Ukrayna’nın soğuk bozkırlarında parçalanan hayatların yankısından başka bir şey değil.
Daha iki hafta önce Minab’daki bir ilkokulda yaklaşık 170 kız çocuğu katledildi. Bu vahşetin üzerinden iki gün geçmeden, tüm dünyaya Birleşmiş Milletler kürsüsünden Melania Trump’ın çatışmalarda çocuk hakları nutukları izlettirildi.
Öte yanda Gazze’de taş üstünde taş bırakmayanlar, Suriye halkının acıları üstüne kadeh kaldıranlar, Ukrayna’da “uluslararası hukuk” diyerek dünyayı ayağa kaldırmaya çalışıyor Eğer Ukrayna’da bir annenin gözyaşı kutsalsa —ki öyledir— Gazze’de ya da İran’da bombaların enkazı altında evlatlarının ceset parçalarını arayan annelerin gözyaşları karşısında neden sessiz kalınıyor?
Okullar, hastaneler ve sivil yerleşimler uluslararası hukukta mutlak koruma altındayken, bu yerlerin bombalanması nasıl olup da “yan hasar” sayılabiliyor?
Tarih İnsanlığa Defalarca Gösterdi
Büyük savaşların hiçbiri “hadi dünyayı kana boyayalım” diye başlamamıştır.
Birinci Dünya Savaşı, yıllarca biriken gerilimlerin patlamasıydı.
İkinci Dünya Savaşı ise uluslararası hukukun sistemli bir şekilde çiğnenmesinin kaçınılmaz sonucuydu.
Dolayısıyla gece yarısı İncirlik’ten gelen o siren ve patlama sesleri karşısında duyduğum endişe yalnızca Adana halkı adına değildi…
Dünyanın bugün çok tehlikeli bir eşikte duruyor olmasıyla ilgiliydi.
Kurumsallaşmış İkiyüzlülük
Ancak ne yazık ki sadece siyasiler, dünyayı yöneten güçler değil, insan haklarının bekçisi olması gereken kurumlar da artık bu çürümüşlüğün bir parçası haline gelmiş durumda.
Dünyanın en önemli insan hakları izleme örgütlerinden biri olan Human Rights Watch (HRW)’un üst yönetiminin, daha birkaç ay önce güç odaklarını küstürmemek adına Filistin’de insanlığa karşı işlenen suçlara ilişkin kendi uzmanlarınca hazırlanan raporları dahi gizlemeye çalıştığını gördük...
Ve bu kurumsal yozlaşma, küresel sistemde giderek derinleşen bir güven krizine yol açıyor.
Türkiye’nin Kapısına Dayanan Tehlike
Türkiye açısından mesele çok daha kritiktir.
Ortadoğu’da başlayan her büyük jeopolitik kırılma, er ya da geç Türkiye’nin kapısına dayanır.
Yalnızca bugün değil; bu coğrafyada yaşanan her bölgesel sarsıntı evlerimizin huzurunu tehdit etmiştir. Irak krizi en çok bizi etkiledi. Keza Suriye savaşı en çok bize zarar verdi.
Üstelik bu süreçte içeride çok ağır siyasi hesaplaşmalar da yaşandı. Suriye politikasının ağır sonuçları, o dönemin Dışişleri Bakanı olan Sayın Ahmet Davutoğlu’nun omuzlarına yıkılmaya çalışıldı. Oysa herkes bilir ki dış politika gibi devasa kararlar tek bir kişinin iradesiyle değil, devletin ortak aklı ve kurumsal mekanizmalarıyla alınır.
Bugün bölgemiz yeniden alev alırken aynı tehlikeli soru zihnimizde yankılanıyor:
Eğer bu kriz de büyürse, bu kez kimi feda edecekler?
Acaba bu kez kim “günah keçisi” ilan edilecek…?
Ancak asıl sorun şudur: Yanlış politikaların bedelini yalnızca günah keçisi ilan edilenler değil, bütün bir millet ödüyor.
Türkiye, hiçbir küresel gücün vekalet savaşının parçası olmamalıdır.
Ne Batı’nın cilalı propaganda dalgasına kapılmalı ne de bölgesel hesaplaşmaların karanlık dehlizlerine çekilmelidir. Çünkü bu millet, başkalarının yazdığı savaş senaryolarında figüran olacak bir millet değildir.
Bu millet, ne bu coğrafyada ne de dünyanın başka bir yerinde masum kanının dökülmesine sessiz kalacak bir kültürün mensubu değildir. Tarih boyunca mazluma sığınak olmuş, ona yol göstermiş bir milletin temsilcisidir.
Kadın Hakları Savaşın Mezesi Değildir!
Türk kadınları olarak şimdiden kararlılıkla belirtmek isteriz ki; bizler ne evlatlarımızı ne de yüzyıllık hak mücadelemizi bu kirli siyasi hesaplara alet ettirmeyiz.
Gerçek bir medeniyet, kadınları savaş senaryolarına ne meze yaparak ne de bahane ederek değil; onları bombaların sustuğu ve adaletin konuştuğu bir dünyada yaşatarak inşa edilir!
Dünya Kadınlarına Çağrı
Bugün yalnızca Türkiye’nin değil, tüm dünyanın, tüm ulusların kadınlarının sesini yükseltmesi gerekiyor.
Çünkü “kadın haklarını koruyoruz” bahanesiyle savaş çıkaran zihniyet, aslında kadınların adını kullanarak onları kurban ediyor. Bu ikiyüzlülüğe karşı sessiz kalmak, yeni savaşların meşruiyetine ortak olmak demektir. Dünya kadınları birleşmeli ve “kadının adıyla savaş çıkarılamaz” diyerek küresel bir itiraz yükseltmelidir.
Gelecek; sahte barış nutuklarıyla masumların kanını örtbas edenlerin değil, Adana’da yankılanan o siren sesini vicdanında duyan; Suriye’den Ukrayna’ya, Gazze’den İran’a, dünyanın neresinde olursa olsun zulme karşı amasız ve fakatsız ayağa kalkan onurlu vicdanların olacaktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: