Eskiden Anadolu’nun birçok köyünde insanlar, devlete ve topluma duydukları güvenle geceleri bile kapılarını kilitlemeden uyurlardı. Bugün ise Türkiye’nin hiçbir yerinde ne topluma güven kaldı ne de devlete yaslanmak mümkün.
Başka ülkelerde üç beş yılda bir görülebilecek vahşet örnekleri ülkemizde bir günde yaşanır hale geldi. Örneğin bu hafta, bir gün içinde üç vahşet birden yaşandı. Ardından üç gün içinde üç kadın daha öldürüldü. Bu tablo ülkemizde kadına şiddetin ne kadar ağırlaştığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Gaziantep’te bir erkek, basına yansıyan bilgilere göre boşanma aşamasında olduğu eşi Sibel Külah’ın evine gizlice girdi. Genç kadını koli bandıyla bağladı, başından aşağı kezzap dökerek yaktı. Ardından yakınlarını arayarak yaptığı bu vahşeti bir marifetmiş gibi anlattı ve kaçtı. Yüzü ve kafa derisi yanan, yüzde 99 oranında görme kaybı yaşadığı belirtilen kadının hayati tehlikesi halen devam ediyor.
Aynı gün İzmir’de 26 yaşındaki Gözde Akbaba; hakkında koruma kararı bulunmasına rağmen evinin önünde katledildi. Oysa Gözde, adresini değiştirmiş, defalarca devlete başvurmuş, “Bu şahıs beni öldürecek, durdurun” diyerek yardım istemişti. Buna rağmen yetkililer suçu önlemek yerine, kağıt üzerinde bir uzaklaştırma kararı vermekle yetindi. Cinayet sonrasında failin hemen yakalanmasını bir başarı olarak görmemiz beklendi.
Oysa artık hepimiz biliyoruz:
• O kağıtlar mermileri durdurmuyor.
• O kağıtlar failleri caydırmıyor.
• O kağıtlar kadınları hayatta tutmaya yetmiyor.
Ancak durun, gün ve vahşet henüz bitmedi…
Aynı günün akşamında İstanbul Şişli’de, çöp konteynerine atılmış başsız bir kadın cesedi bulundu. Kadının başı ise başka bir çöp konteynerine atılmış haldeydi… Cesedin Özbekistan uyruklu Durdona Khokimova’ya ait olduğu ve kaçmak üzereyken havaalanında yakalanan erkek arkadaşının, çıkan tartışma sonucu kadını öldürdüğünü; cesedini arkadaşlarıyla birlikte parçalara ayırarak çöpe attıklarını itiraf etti.
Anlatılanlar ne vicdanın ne de aklın alabileceği türdendi…
Kadına Şiddet; Münferit Değil, Yapısal Bir Sorun
Bu tabloyu “münferit vakalar” olarak açıklamak mümkün değildir. Çünkü olayların ortak noktası yalnızca mağdur kadınların yalnızlığı değil; faillerin cesareti ve kamusal mekanizmaların gecikmiş refleksi ile soruna gereken önemin atfedilmemesidir. Bir toplumda şiddet bu denli görünür ve bu denli vahşi bir hale gelmişse, sorun bireysel kötülüklerden çok, hukukun etkili biçimde uygulanmamasındadır.
Hukuk Kayboluyor
Belirtmeliyim ki; hukuk yalnızca kanun metni değildir; hukuk, yaşayan bir adalet düzenidir.
Kanun, hukukun ham maddesidir. Hukuk ise kanun metinlerinin nasıl uygulandığıyla, kimler için işletildiğiyle ve hangi sonuçları doğurduğuyla var olabilen bir şeydir.
Hukuk demek:
• Zamanında verilen ve gecikmeden uygulanan karardır.
• Kağıt üzerinde kalmayan, sokakta ve hayatta karşılığı olan güvencedir.
• Güçlüye değil, haklıya işleyen bir denge mekanizmasıdır.
• Mağduru koruyan, faili durduran somut bir iradedir.
Bu nedenle:
• Bir ülkede hakkında koruma kararı olan kadınlar bile öldürülüyorsa,
• Uzaklaştırma kararları ihlal ediliyor ama sonuç doğurmuyorsa,
• Mahkeme hükmü veriliyor fakat infaz aşamasında buharlaşıyorsa,
orada kanun vardır ama hukuk yoktur! Çünkü hukuk, adaletin kağıttan hayata inmiş halidir.
Bugün Türkiye’de hukuktan ciddi bir kopuş yaşanmaktadır. Bu yüzden mahkeme salonlarında verilen kararlar sokakta karşılık bulamamaktadır. Ve bu durum adalete ve devlete olan güveni her geçen gün daha da aşındırmaktadır.
Cezasızlık: Sessiz Bir Çürüme
Fransız yazar Marquis de Sade’e atfedilen bir ifadede şöyle denir:
‘Ceza görmemiş ilk suçtan daha cesaret verici bir şey yoktur.’”
Çünkü cezasızlık yalnızca suçu affetmez; aynı zamanda failde ve toplumda onun tekrar edebileceği algısı yaratır.
Kriminoloji literatürü de bu konuda bize açıkça şunu söyler: ‘Suçu azaltan şey cezanın ağırlığı değil, kesinliğidir.’
Bu nedenle, fail “yakalanırım ve bedel öderim” duygusunu kaybettiği anda hukuk caydırıcılığını yitirir. Bugün Türkiye’de yaşanan da tam olarak budur.
Uzaklaştırma kararları ihlal edilmesine rağmen etkin bir takip mekanizması işletilmemekte; elektronik kelepçe gibi imkanlar sembolik seviyede kalmaktadır. İnfaz sistemi ise toplumun ve mağdurların değil, faillerin lehine işleyen bir yapıya dönüştürülmüş haldedir. İki üç yılda bir torba yasalarla çıkartılan örtülü aflar ise, toplumda hem cezasızlık algısını artırmakta hem de adalet duygusunu derinden yaralamaktadır.
Münevver Karabulut’tan Bugüne
Münevver Karabulut cinayeti Türkiye’yi ayağa kaldırdığında hep birlikte ‘bu bir milat olsun’ demiştik. Ancak değişen hiçbir şey olmadı, bilakis vahşet gittikçe arttı, hala çöp konteynırlarında kadın cesetleri parçaları bulunuyor.
Çünkü aradan geçen 17 yıl içinde siyasi iktidarın söylem ve politikaları, yine oy hesabıyla şekillenmiş, şiddeti önlemek yerine dolaylı biçimde şiddeti beslemiş; bu durum kadına yönelik şiddetin bir tür toplumsal kıyıma dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Örneğin 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısında çıkılması, 6284 sayılı Kanun’un tartışmaya açılması suça meyilli kişileri cesaretlendirmiş, cezasızlık algısını güçlendirmiş ve koruma kararlarının etkisini azaltmıştır. Sözleşmeden çıktıktan sonra kadın cinayetlerinde ve şüpheli kadın ölümlerinde artış yaşandığı kadın hakları savunucuları ve KCDP raporları ile ortaya konulmuştur.
Yaşam Hakkı: Devletin Temel Sorumluluğu
Anayasal düzende yaşam hakkı tüm hakların önündedir. Çünkü yaşayamayan bir insanın özgürlüğünden, mülkiyetinden veya eğitiminden söz edilemez. Devletin meşruiyeti de tam olarak burada başlar: devlet, vatandaşının yaşam hakkını koruyabildiği ölçüde devlettir.
Kadınlar defalarca şikayetçi oluyor, “Beni öldürecek” diyor ve yine de korunamıyorsa, burada bireysel hatalardan değil; kurumsal başarısızlıklardan ve sistematik ihmallerden bahsetmek gerekir.
Yaşadığımız durumu Dostoyevski’ye atfedilen şu söz çarpıcı biçimde özetliyor;
“Herkesi öldürüyoruz, sevgili dostum.
Kimini kurşunlarla, kimi sözlerle, kimini yaptıklarımızla ve kimini de yapmadıklarımızla.”
Sorun Yaptıklarımızdan Ziyade, Yapmadıklarımızda
Her gün en az iki kadının kadına şiddete kurban gittiği, koruma altındaki kadınların bile katledildiği bir ülkede:
• Koruma ve uzaklaştırma kararlarının ihlali, anlık ve ağır yaptırımlara niçin bağlanmaz.
• Elektronik kelepçe ve dijital takip sistemleri yüksek riskli failler için niçin zorunlu ve kesintisiz hale getirilmez.
• İnfaz sistemi mağdur güvenliğini ve toplumun korunmasını esas almak yerine niçin iki de bir örtülü aflarla, erken tahliye ve iyi hal istisnalarıyla fail lehine esnetilir.
Anlayabilmek mümkün değildir…
Artık Sessizlik Değil, Milli Seferberlik Zamanı
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2025 raporuna göre; ülkemizde bu yıl en az 294 kadın katledildi, 297 kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Üstelik, 2021’de 33, 2022’de 23, 2023’te 32, 2024’te 20 ve 2025’te 23 kadın, tıpkı Gözde Akbaba gibi, devlet koruması altındayken katledildi.
Kadına yönelik şiddetin ülkemizde geldiği boyut artık kesinlikle tahammül edilemez bir noktadadır. Çocuğa yönelik şiddetteki artış ise ayrıca ele alınması gereken, ağır ve başlı başına bir başka toplumsal suç başlığı haline gelmiştir.
Dolayısıyla buradan yetkililere sesleniyorum: Bu ülkede şiddete karşı milli bir seferberlik ilan edilmesi artık bir zorunluluktur.
Bu bir siyaset yazısı değildir. Bu bir insanlık çağrısıdır.
Yaşatmak devletin borcudur; adaleti ayakta tutmak ise hepimizin sorumluluğu.
Hukuk yeniden herkes için bir zırh olana, yaşam hakkı gerçekten korunana kadar susmamaya kararlıyım.
Çünkü bunca can katledilirken susmak, yalnızca ihmal değil; hepimiz için vebaldir!
Yorumlar
Kalan Karakter: