Toplumda ifade özgürlüğü ile sorumluluk arasındaki çizgi her geçen gün daha fazla tartışılır hale geliyor. Özellikle son dönemde, sert bir üslupla konuşan ya da birilerinin hoşuna gitmeyen düşüncelerini açıkça dile getiren kişiler hakkında “halkı kin ve nefrete sevk etmek” suçlamasıyla işlem yapılması kamuoyunda geniş yankı uyandırıyor. Elbette ki nefret söylemiyle mücadele hukuk devletinin görevidir. Ancak burada asıl sorgulanması gereken nokta, ölçünün ve adaletin herkese eşit uygulanıp uygulanmadığıdır.
Bir tarafta kullandığı dil nedeniyle soruşturma geçiren insanlar varken, diğer tarafta toplum önünde rol model olarak görülen bazı sanatçı, şarkıcı ve oyuncuların yaşam tarzları neden aynı hassasiyetle ele alınmıyor? Kamuoyunun gözleri önünde lüks ve sınırsız bir hayatın; alkolün, kumarın, uyuşturucu kullanımının ve sorumsuz ilişkilerin adeta normalleştirildiği bir kültür inşa edilirken bu tabloya karşı neden güçlü bir toplumsal refleks gösterilmiyor?
Sanat ve ifade özgürlüğü elbette korunmalıdır. Ancak özgürlük, toplumsal sorumlulukla birlikte anlam kazanır. Bugün sosyal medya çağında gençlerimizin en çok takip ettiği isimler; oyuncular, şarkıcılar ve fenomenlerdir. Bu isimlerin sergilediği hayat tarzı, genç zihinlerde “başarı” ve “özgürlük” algısının tanımını şekillendirmektedir. Sorgulamamız gereken soru şudur: Bu rol modeller gençlere neyi öğretiyor?
Aileler her geçen gün daha büyük bir mücadele veriyor. Evlatlarını kötü alışkanlıklardan uzak tutmak, onları sağlıklı bireyler olarak yetiştirmek için çabalıyorlar. Ancak gençler ekranlarda gördükleri yaşamları örnek almaya başladığında aile içi çatışmalar artıyor. İsyanlar, kopuşlar, değer erozyonu ve bağımlılıklar kapıyı çalıyor. Uyuşturucuya sürüklenen gençler, suç örgütlerinin ve mafyatik yapıların ağına düşen çocuklar, hayal kırıklıkları içinde savrulan hayatlar… Bunlar artık münferit olaylar değil, toplumsal bir yaraya dönüşmüş durumda.
Peki, bu tablo karşısında sorumluluk yalnızca ailelerin mi? Medyanın, kültür endüstrisinin ve kamu otoritelerinin hiç mi payı yok? Topluma açık bir şekilde kötü alışkanlıkları teşvik eden, zararlı maddeleri sıradanlaştıran, ahlaki sınırları alabildiğine esneten yaşam tarzları gençler için kötü örnek değil midir? Eğer sert bir söz “toplumu olumsuz etkiliyor” denilerek cezalandırılabiliyorsa, açıkça zararlı alışkanlıkları özendiren içeriklerin de aynı ciddiyetle değerlendirilmesi gerekmez mi?
Burada mesele bir sanatçıyı ya da bir meslek grubunu hedef almak değildir. Mesele, çifte standart algısıdır. Hukukun ve toplumsal duyarlılığın seçici olmaması gerekir. Toplumsal değerleri koruma iddiası varsa, bu hassasiyet herkes için geçerli olmalıdır. Aksi halde adalet duygusu zedelenir ve toplumda güvensizlik büyür.
Bugün belki farkında değiliz ama kültürel çözülme sessiz ve derinden ilerliyor. Gençliğini kaybeden bir toplum, geleceğini de kaybeder. Bu nedenle mesele bir kişinin sözünden ya da bir sanatçının hayat tarzından ibaret değildir. Mesele; gençlerimizin hangi değerler üzerinde yükseleceğidir.
Toplum olarak kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Özgürlük ile sorumsuzluk arasındaki sınırı nerede çiziyoruz? Eğer gerçekten güçlü bir gelecek istiyorsak, sadece hoşumuza gitmeyen sözlere değil; gençliği yozlaştıran her türlü etkiye karşı da aynı kararlılıkla durmalıyız.
Aksi halde, hep birlikte ülkemizin altını oyduğumuzu fark ettiğimizde iş işten geçmiş olabilir. Bedeli ise yalnızca bir kesim değil, hepimiz öderiz.
Yorumlar
Kalan Karakter: