Sömürgecilik tarihi, sadece askeri güç ve ekonomik sömürüden ibaret değildir; aynı zamanda bu sömürgecilik sürecini meşrulaştıran devasa bir psikolojik ve “retorik kurgu” üzerine inşa edilmiştir.
Bu tarz sömürgeciliğinin inşası ve uygulanışı Victoria dönemi Britanya’sının, ulaştığı devasa sınırlarından hızla geri çekilmeye başlamasından ve en nihayetinde dünyanın alacaklı ülkesinin en borçlu ülkesi haline gelip yerini Amerika’ya bırakmasına kadar geçen süreçte devam etti;bu inşa sürecinde de Rudyard Kipling’in şiirinde geçen “Beyaz adamın yükü” gibi mağdura oynayan bir efendi edasıyla hem sömürgesi Amerikan kolonilerindeki halka hem de dünyanın geri kalan halklarına sözüm ona medeniyet, hukuk ve ticaret" getiren bir "ebeveyn"rolünde olduğunu ve bu nedenle yüklerinin her devletten çok daha ağır olduğunu gayet güzel şekilde zihinlere işlediler.
İngilizlerin bu sömürge faaliyetlerindeki temel hedef, krallara, halkın gelenek ve göreneklerine sözüm ona dokunmuyor gibi görünerek kralları veya yöneticileri İngiliz memuruna dönüştürme vardı. Yöneticileri İngiliz memuru olan halk da “ne de olsa dinimize dokunmuyorlar, ve gerçekten “beyaz adamın yükü” ağırmış” düşüncesiyle isyana yeltenmiyordu; nitekim İngiliz Hindistan’da Gandhi’nin başlattığı isyan benzeri isyanları İngiliz sömürgelerinde çok fazla görmeyiz.
Gandhi’nin meşhur “Tuz Yürüyüşü” için sözüm ona hoşgörülerini göstermek için dönemin Genel Valisi Lord Irwin kibirle “"Biz medeni bir imparatorluğuz, yaşlı bir adamın deniz kenarına kadar yürümesine izin verecek kadar müsamahakarız."ifadelerini kullanmış, gazeteler de Gandhi'nin denizden bir avuç tuz çıkararak koca imparatorluğu sarsabileceği fikriyle dalga geçmiş ve “biz o kadar güçlüyüz ki, sizin bu küçük oyunlarınıza hoşgörüyle bakıyoruz" mesajıyla hoşgörü siyasetini kusursuz oynamışlardı.
Fakat Gandhi kıyıya ulaşıp sembolik olarak tuzu yerden kaldırdığında ve binlerce Hintli onu takip etmeye başladığında, o "nazik" İngiliz maskesi düşmüş ve polisler, ellerinde tuz tutan ve hiçbir şiddet göstermeyen silahsız protestocuların kafalarına çelik uçlu coplarla vurmuşlardı.
Tabi bu sömürge süreçlerinde, kendilerini ayrıcalıklı olarak gören İngilizlerin, özellikle üst kademeden alt kademeye kadar görevli olan İngiliz yöneticilerinin kendilerini bir nevi dokunulmaz ilan etmiş olmalarını da hatırlamakta fayda var. Bu aslında tabana kadar yayılmış bir algı veya duygudur; yani cezasızlık duygusu… Mesela yukarıda kısaca değindiğim “Tuz Yürüyüşü”nde vahşet uygulayan İngiliz polisleri “vahşi halkı terbiye eden” polisler olarak kamuoyunda sempatiyle karşılanmışlardı.
Bu alışkanlıklarını veya hissettikleri sözde ayrıcalıklarını “çaptan düştükten” sonraki 20. Yüzyılda da sürdürdüler aslında. Kendi ülkeleri çaptan düşse de kendi anlayışıyla kurdurdukları Amerika vasıtasıyla bunu sürdürmeye devam ettiler ve ediyorlar da..
Zaten Amerika’nın kurucu babalarının çoğu İngiliz kökenliydi ve devlet yapısını oluştururken İngiliz hukukuna dayandılar; kanunlarını oluştururken de temelde Magna Carta'’yı baz aldılar.
Kurucu babaları Sakson olan Amerika’da bu nedenle Protestan kültürü oldukça baskındır ve el üstünde tutulur. Ekonomiden siyasete ve değerlere kadar Sakson kültürü Amerikan toplumunda hegamonik bir güç oluşturmuştur. Mesela Amerikan kapitalizminin ruhunda Protestan iş ahlakı önemli yer tutar.
Victoria dönemi Britanya’sının devamı olan Amerikalılar(yönetimi), özellikle soğuk savaş döneminden bu yana özgürlük, demokrasi ve ilerleme sloganlarıyla dünyanın gelişmekte olan ülkeleri soymakla kalmayıp, son dönemde bu Protestan “ahlak”sızlığın yanına teolojik sapkınların sapkın hedeflerini de benimseyerek kendi çıkarlarına aykırı hareket eden ülkelerde terör eylemleri gerçekleştirme potansiyelinde olduklarını tüm dünyaya gösterdiler.
Uzun süre bu terör eylemlerini klasik terör yöntemlerinden uzak şekilde yapımışlardı;ekonomik baskı, mal varlıkları dondurma ve yaptırım gibi..Fakat son Venezuela olayından itibaren bu “yükü ağı olan beyaz adamlarda” Ortaçağ’ın vahşi zihniyetinin modern versiyonunu gördük
İşte son dönemlerde yaşananlar, sömürgelerden şiddet yoluyla kaynak çıkarma yöntemini bir süre terk edip yönetenleri yöneterek ülkeleri sömürgeleştirmek isteyenlerin, zamanla hedeflerine ulaşamamaların verdiği rahatsızlığın şiddete dönüşmüş halinden başka bir şey değildir..
Yorumlar
Kalan Karakter: