11.Yüzyılın ilk çeyreğinde Müslüman ve Hristiyan dünyasında, kendinden bu gün dahi bahsettiren olaylar ardı ardına yaşanmaya başlıyordu.
Dünyanın en verimli toprakları atlarını dört nala süren Müslüman -Türk savaşçılarının akınına uğruyor ve topraklarını her geçen yıl hatta her geçen ay birkaç kat arttırıyordu; Arabistan’dan Kudüs’e, Akdeniz sahillerine uzanan eşi görülmemiş bir hızla yayılan İslam’ın yeni temsilcileri fethettikleri yerlerde kalıcı olduklarını ilan etmek istercesine hemen imar faaliyetlerinde de bulunuyorlardı.
Sınırları o kadar genişlemişti ki İslam orduları, Eski Roma İmparatorluğundan bile daha geniş bir coğrafyaya hükmediyor ve bu hükmetme, coğrafyanın diğer uluslarını endişelendiriyordu.
Vaktiyle parçalanan Roma’dan geriye kalan Doğu Roma’nın İmparatoru, son çare olarak tarih boyunca nefret edecekleri Katolik dünyasından, dolayısıyla papadan yardım isteyecek ve ”Eğer biz fethedilirsek artık bir daha hiçbir Hristiyan büyük Ayasofya Katedrali’nde ibadet edemez” diye endişesini dile getirecekti.
Papa İmparator’un çağrısına sessiz kalmadı. Ancak şövalyelerini Konstantinopolis’e değil de Kudüs’e yollamayı tercih edecekti. Onlara, öldüklerinde günahlarının affedileceği vaadinde bulunmuştu. “İsa’nın önderliği altında silahlanın; onunla cennette buluşmak için silahlanın!” diye bağırıyordu avazı çıktığı kadar.
Nihayet, günahlarından sıyrılmayı ümid eden binlerce asker toplanmıştı kısa sürede. Fakat bir sorun vardı:
Bu binlerce askerin ayaklarına giyebilecek ne bir ayakkabı ne de kendilerini savunacak bir kılıcı vardı. Binlerce askerin yanında bir avuç kalan şövalyeler için bu tür sorunlar yoktu; onlar doğuştan askerdi. Ancak bir avuç dışında kalan binlercesi asker bile değildi. Kimdi peki bunlar, nerden veya kimlerden toplayıp getirmişlerdi soylular bunları?
Bunlar, papanın duygularına hitap edip de, duyguları şahlanan çiftçi ve köylülerdi. O nedenle ilk Haçlı Seferi’ne “Halkın Haçlı Seferi” denmişti.
Savaşmayı bilmeyen, ömürlerini Lordlarına hizmet etmekle geçiren halkın, düzenlenen Haçlı Seferi’nde ne işi olurdu? Orduları ne güne duruyordu?
Bütün bu soruları birileri, Keşiş Peter’e soruyordu.
Keşiş Petr, gezgin bir vaizdi. Hitabeti olağanüstüydü. Etkileyici mimikleriyle, konuşmadan dahi dinleyenleri, yahut kendisini izleyenleri etkileyebiliyordu. Fakat Keşiş Peter diğer rahipler tarafından hiç mi iç sevilmezdi. Ona aşağılayıcı lakaplar takar ve her fırsatta onu rencide ederlerdi. Bu lakaplardan biri de “maymun surat” idi.
Keşiş Peter her gittiği yerde çevresine toplanan yüzlerce kişiye hitap ederdi. Kendisini dinleyen halkın coşkusunu, dindarlığını çok önemsiyordu. “Onların da İsa ile birlikte olmaya hakları var” diyordu kardinallere. İşte bu nedenle halkın da katılımı olmalıydı Haçlı Seferine. Ve dediğini de kabul ettirmeyi başarmıştı.
Onun yoğun propagandaları neticesinde Kıta Avrupası’nda toprağı işletecek köylü kalmamış gibiydi; hemen herkes bu kutsal savaşa katılmak için köylerine gelen yetkililere isimlerini yazdırıyordu. Keşiş Peter tek başına, halktan 40 bin kişinin katılımını sağlamıştı. Birkaç bin kişinin elinde baltası, tırmığı veya bıçağı vardı ancak diğer binlercesinin elleri boştu.
Yola çıktıklarında çok heyecanlıydılar. Ancak yolculuk, bu heyecanın devamı için o kadar kısa değildi. Uzun yol aldılar. Bitkin düşmüşlerdi. Kendileri gibi Hristiyan köylülerin tarlalarını yağmaladılar; kendileri gibi çiftçileri katlettiler.
Aslına bakarsanız bunların bir çoğu Konstantinopolis’e ulaşamadan, hastalıktan, açlıktan ve de kendi aralarındaki çatışmalardan öldüler. Ulaşanlar oldu,ancak onların da bir kısmı çeşitli kavimler tarafından ya öldürüldüler ,ya da esir edildiler. Halkın Haçlı Seferi tam bir felaketti.
Halkın dışında kalan ordunun yolculuğu tam iki yıl sürdü. Yaklaştıkça hedefe, hayalleri daha da genişledi bu insanların. Kimi toprak alıp kestirmeden Lord olmak isterken, kimi de kendi çiftçiliğini kurup kimseye hizmet etmeden mütevazi bir hayat sürme peşindeydi; kimse İsa’yla beraber olmayı düşünmüyordu artık. O heyecan, aylar önce, binlerce kilometre geride kalmıştı.
İki yılın sonunda kutsal topraklara yaklaştıklarında, kendileriyle beraber hayalleri de bir bir ölmeye başladı. Çünkü Serazenler çıktı karşılarına. Kimi zaman göğüs göğse çarpışarak, kimi zaman da tuzaklarla avlayarak yıktılar hayalleri.
Hayalleri yıkacak olan sadece Serazenler değildi. Kendilerini davet eden Bizans İmparatoru Aleksios da bu yıkımdan sorumlu olacaktı.Çünkü:
Bizans İmparatoru Aleksios, haçlı ordusunun büyüklüğü karşısında oldukça endişelenmişti. Oysa istediği yardım, bir ordu değil, destek kuvvetti. Bu ordunun büyüklüğü ve her bir askerin pervasızlığı İmparatoru ciddi anlamda rahatsız etti.
Tabi, Haçlılarda da Aleksios’a karşı bir güvensizlik doğmaya başlamıştı. Hatta Serazenler karşısında verdikleri kayıpları, İmparator’un pasifliğine yormuşlardı.
Henüz düşmanla savaşmadan birbirlerine bilenmeye başlayacaklardı artık.
İmparator, Haçlı ordusunun Lordlarından kendisine bağlılık yemini etmesini isteyince, Lordlar ve Pierre l’Hermit İmparatorun bu isteğini geri çevirmiş, Aleksios ise bunun üzerine Haçlılara verdiği yiyecek yardımını kesmişti. Haçlılar da bunun üzerine İmparatoru korkutma amacıyla, Haliç tarafından şehre saldırmışlardı.
Yorumlar
Kalan Karakter: