İlk bölümde Haçlıların Bizans İmparatoruyla olan ayrılıklarıyla bitirmiştim yazımı.. Biraz daha devam edelim Haçlıların İstanbul günlerine..
Haçlıların küçük gruplar halinde İstanbul’u gezmelerine izin verildi. O günün Avrupa’sında güzelliği ve zenginliği açısından İstanbul ile karşılaştırabilecek bir şehir yoktu. Londra, Paris, Köln gibi ünlü şehirlerin nüfusu 10.000-30.000 arasında değişirken İstanbul’da sadece surlar içinde 250.000’e yakın insan yaşıyordu.
Şehirdeki Blakhernae Sarayı, Ayasofya Kilisesi gibi birçok yapıyı hayranlıkla izleyen Haçlılar, kiliselerdeki kutsal emanetleri de ziyaret ediyorlardı.
Ancak Haçlılar hemen etrafı yağmalamaya, Müslüman Hıristiyan demeden önlerine çıkan herkesi öldürmeye başladılar. “Anna Komnena’nın yazdığına göre ‘…Çevrede korkunç bir katliama giriştiler; bebekleri mızraklara geçirip ateşte kızarttılar, büyüklere ise mümkün olan her yöntemle işkence yaptılar’. Adamları üzerinde hiçbir otoritesi kalmamış olan Pierre ise bu vahşete engel olamıyordu.”
Haçlı askerleri bitmek bilmeyen bir çoğunlukla papanın haç yolculuğu adını verdiği yolculuğa devam ettiler;tabi savunmasız Ortodoks halkına karşı yaptıkları zulümden sonra artan cesaretle ;Bizans İmparatorluğunu zora soktuktan sonra..
Esasında biz İslam dünyasına yönelen Haçlılar papanın bir konuşmasından sonra, önce Avrupa’daki Musevilere yönelmişlerdi. Onları kılıçtan geçirmekte hiç tereddüt etmemişlerdi. Avrupa’da Müslüman olmayınca haliyle başka dinlere yönelmişlerdi. Yahudi düşmanlığı başlamıştı artık..
Papa şöyle demişti: “…Babalara, oğullara, yeğenlere sesleniyorum; birisi sizin akrabalarınızdan birini vursa kendi kanınızdan olanın intikamını almaz mıydınız?” bu bir intikam çağrısıydı ve intikama öncelikle en yakın olanlardan başlanacaktı. Musevilerden..
Tabi etkili konuşmasıyla bilinen ünlü vaiz Piere l’Ermite özellikle seçilmişti papa tarafından.
“Pierre ufak tefek, yıkanmayı lüks addeden pis bir adamdı; yırtık pırtık giyinir, çıplak ayakla dolaşırdı. Hiç ekmek yemez, sadece balık ve şarapla beslenirdi. Çirkin görünüşüne rağmen sesinin tonu ve hitabet kabiliyetiyle insanları etkileyen bir kimseydi. Onu şahsen tanıyan çağdaş Haçlı tarihçisi Guibertus Novigenti eserinde şöyle yazmıştır: ‘Pierre ne derse ne yaparsa yarı ilahî imiş gibi görünürdü’.
O dönem Avrupa’sında zaten yıkanma geleneği pek yoktu. Fransa ve İngiltere’de insanlar yılda bir veya ki kez yıkanırdı. Her zaman yıkanmak Müslümanlara özgü bir gelenekti ve her gün veya her hafta yıkanan birine “Müslüman olmuş” gözüyle bakarlardı.
Görünüşleri ve davranışlarıyla başkent halkını dehşete düşüren ve yönünü artık Kutsal topraklara çeviren Haçlılar için haçlı ordusu Prenses Anna Komnena’nın ifadesine göre “kumsaldaki kum taneleri, gökteki yıldızlardan çok” tu.
6000 kişilik bir Haçlı askeri birliği -ki Alman ev İtalyan birliğinden oluşuyordu- Rainaldus’un idaresinde İznik girişinde birçok köyü yağmalayıp katliama uğrattıktan sonra İznik civarındaki Kserigordon kalesini ele geçirdi.
Ancak I. Kılıç Arslan kaleyi aç ve susuz bırakmak için tüm su kuyularını kuruttu ve de tarım alanlarını kontrol altına aldı. Bir süre sonra açlığa ve susuzluğa dayanamayan e teslim olmak zorunda kaldılar.
Reisleri Rainaldus, Müslümanlığı kabul ettiği takdirde hayatının bağışlanacağına dair söz aldıktan sonra kalenin kapılarını açtı. Rainaldus gibi bazı Haçlılar da Müslümanlığı kabul edip canlarını kurtardılar; diğerleri ise ya esir alındı ya da öldürüldü.
Haçlılar, Afyonkarahisar ilinin bugünkü Dinar ilçesinde bulunan bir antik kent olan Kibotos (Civetot) adlı yerde karargah kurmuşlardı. Kserigordon Kalesi’nin düşüşü bu karargaha ulaşınca Haçlılar yıkıldılar ancak kısa sürede cesaret ve öz güvenleri tavan yaptı.
Neden mi?
Türk casuslar,karagahta Almanların İznik’i bile zapt ettikleri söylentisini yaymış ve ganimet hırsıyla heyecanlanmış ve hareket için hazırlanmışlardı. Ancak kısa süre sonra Almanların başına nelerin geldiğini öğrenecekler, bu defa da moral bozukluğu yaşayacaklardı.
20000’den fazla Haçlı birliği şaşkınlığı ve moral bozukluğunu üzerinden atıp İznik’e doğru yola koyuldular. Türkler Haçlıların her hareketini takip edip anında haber veriyorlardı Sultanlarına ve komutanlarına. Nitekim bugünkü Yalova yakınlarında Drakon köyü yanında pusu kurarak Haçlıların gelişini beklemeye başladılar.
Drakon Vadisi’ne gelince Türk okçuları önce atları hedef aldılar. Türkler, binicilerini sırtlarından atan atları ürküterek geriden gelen yayaların üstüne sürdüler; paniğe kapılan ve karargâha doğru kaçmaya başlayan Haçlıları takip ederek hepsini kılıçtan geçirdiler.
Akşam karanlığı çöktükten sonra birliğin nerdeyse tamamı imha edilmişti.Niyahet , bu sefer 21 Ekim 1096’da İznik yakınında Drakon Savaşı’yla son buldu. Bu arada Zenginleşen Yahudilere, istedikleri ele alamamalarından ötürü düşmanlıklarını arttıran Haçlılar katliama yeniden başladılar. Çünkü:
“1. Haçlı Seferine katılmak için para bulmaya çalışan ve arazisi olmayan fakir bir kişi için Yahudilerden borç almaktan başka çare yoktu; ama Hıristiyanlık adına Haçlı Seferine çıkarken bizzat İsa’nın düşmanı görülen Yahudilerden borç almak düşündürücü bir durumdu.”
“Pierre’in peşinden arka arkaya yola çıkan Volkmar ve Gottschalk kumandasındaki Alman Haçlılar Mayıs 1096’da önce Ren sonra Bavyera bölgesinde Prag ve diğer şehirlerde Yahudileri katlettikten sonra Macaristan sınırına kadar ilerlediler. Fakat burada da aynı hareketleri yapmaya kalkışınca Macarlar tarafından öldürüldüler.
Bu iki Haçlı grubundan başka Leisingen Kontu Emich’in kumandasında çok daha kalabalık üçüncü bir Haçlı ordusu Yahudiler için daha büyük felakate yol açtı. Kont Emich, İmparator IV. Heinrich’in emirlerine rağmen, Speyer’daki Yahudileri yok ederek Haçlı Seferine başlayacağını duyurdu.
Bunlar Ren bölgesinde Speyer’dan sonra Worms, Mainz, Köln, Trier, Metz ve daha birçok yerde Yahudi halkı katlederek Macaristan’a doğru ilerlediler. Endişeye kapılan Macar kralı bu ordunun topraklarından geçişine izin vermedi. Emich’in ordusu zorla sınırı geçtiyse de Haçlıların çoğu yapılan savaşta öldü. Emich ve arkadaşları ise kaçıp Almanya’ya geri döndüler.”
Volkmar ve Gottschalk’ın başlattığı ve faciayla sonuçlandığı bu Haçlı hareketi sonrası birçok kişi içinde bulunduğu durumu sorgulamaya başladı. Acaba bu seferleri Tanrı tasvip etmemiş miydi? Yoksa Yahudilere yapılan katliamdan ötürü Tanrının verdiği bir ceza mıydı?
Hülasa: Bu ilk sefer veya “Halkın Haçlı Seferi” denilen seferde, hedef Yahudiler miydi yahut Müslümanlar mıydı? Belki her ikisiydi. Gerçek olan şu ki her iki hedef de istedikleri biçimde sonuçlanmadığı gibi, uğruna sefere çıktıkları “Tanrı”, umurlarında olmadı..
Haçlı seferleri ilgili yazıların devamının gelmesi umuduyla..
Yorumlar
Kalan Karakter: