Ramazan ayı…
Takvim yapraklarında bir ay olarak görünse de, aslında bir ömre sığan maneviyatın adıdır. Her yıl hilalin görünmesiyle birlikte kalplerimizde ayrı bir heyecan başlar. Ancak kabul etmek gerekir ki, Ramazan’ın kutsiyetini yaşama biçimimiz; eski Ramazanlarla kıyaslandığında belirgin farklılıklar göstermektedir.
Eskiden Ramazan, sadece bireysel bir ibadet ayı değil; topyekûn bir toplumsal seferberlikti. Mahalle kültürünün hâkim olduğu dönemlerde iftar sofraları kapalı kapılar ardında değil, neredeyse sokağa taşan bir paylaşım ruhuyla kurulurdu. Komşunun tenceresi kaynıyorsa, diğer komşu da o bereketten nasibini alırdı. İhtiyaç sahipleri, kimsenin onurunu incitmeden gözetilirdi. Sadaka taşları, bu zarafetin sessiz tanıklarıydı.
Bugün ise modern hayatın hızlı temposu, Ramazan’ın ruhunu kimi zaman gölgede bırakabiliyor. İftar saatine dakikalar kala trafikte yaşanan stres, sofralarda telefon ekranlarına dalmış yüzler, paylaşımın yerini gösterişe bıraktığı anlar… Bunlar, Ramazan’ın özünden uzaklaştığımızı düşündüren karelerdir.
Oysa Ramazan; sabrın, şükrün ve arınmanın ayıdır. Kur’an-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı bu mübarek zaman dilimi, Müslümanlar için sadece aç kalma disiplini değil; nefsini terbiye etme, gönlünü temizleme fırsatıdır. Bir lokmayı bölüşmenin, bir gönle dokunmanın, bir yetimin başını okşamanın değer kazandığı aydır.
“Eski Ramazanlar” dediğimizde aslında özlediğimiz şey; o dönemin imkânları değil, o dönemin samimiyetidir. Elektrikler kesildiğinde kandillerin ışığında yapılan teravihler, davulcunun manileriyle uyanılan sahurlar, büyüklerin dizinin dibinde dinlenen menkıbeler… Hepsi bir kültürün ve inancın sıcak yansımalarıydı.
Bugün teknoloji gelişti, sofralar zenginleşti; fakat gönüller aynı oranda genişledi mi? İşte asıl sorgulamamız gereken nokta budur. Ramazan’ın kutsiyetini yaşamak; gösterişli iftar organizasyonlarından ziyade, içten bir niyetle başlar. Bir kırgınlığı sonlandırmak, bir yetimin yüzünü güldürmek, bir ihtiyaç sahibinin kapısını çalmak… Belki de “eski Ramazanlar”ın ruhunu yeniden diriltmenin yolu buradan geçiyor.
Unutmayalım ki Ramazan, sadece takvimde gelip geçen bir ay değildir. O, kalpte yer bulursa anlam kazanır. Eğer bizler, modern dünyanın karmaşasında kaybolmadan bu ayın ruhunu yaşatabilirsek; eski Ramazanları aramak yerine, yeni ama daha bilinçli bir Ramazan inşa edebiliriz.
Belki de mesele, geçmişe özlem duymaktan çok; o özlemi bugüne taşımayı başarmaktır. Ramazan’ın kutsiyetini hakkıyla yaşamak; biraz yavaşlamak, biraz susmak, biraz da kalbimizi dinlemekle mümkündür.
Çünkü Ramazan, en çok kalbi olanların ayıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: