Belli ki “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” hikâyesini çok dinlemişler. Onlara her hikayenin bir gerçeği olduğunu gösterin.
Çünkü gerçek, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bir gün mutlaka kendini ele verir.
Bugün arsızlık, cesaret kılığına sokulmuş durumda.
Hırsızlık, maharet gibi sunuluyor.
Pislik, “akıllılık” diye pazarlanıyor.
Ve bütün bunlar olurken, vatana, millete verilen zarar görmezden geliniyor; hatta normalleştiriliyor.
Sesini yükselten haklı, bağıran masum, üste çıkan temiz zannediliyor.
Asıl mesele şu:
İnsan, yaptığı kötülüğün farkında değilse değil; farkında olup da utanmıyorsa tehlikelidir.
Daha da vahimi, bütün bunları yaparken göğsünü gere gere meydan okuyabiliyorsa…
Üstelik utanmadan insan içine çıkıyorlar.
Başları dik, sesleri yüksek, tavırları mağrur.
Bu bir onur mu, yoksa utanmanın yerini alan bir arsızlık mı?
Kuyruğu dik tutmak mıdır bu, yoksa yüzsüzlüğü cesaret sanmak mı?
Peki bu cüreti kimden alıyorlar?
Hangi suskunluktan, hangi görmezden gelmeden, hangi “bana dokunmayan yılan” anlayışından besleniyor bu pervasızlık?
Unutulan bir hakikat var:
Gerçek, gürültüden korkmaz.
Hak, zamana bırakıldığında çürüyen değil; bilakis güçlenen bir değerdir.
Ve tarih, her zaman en çok bağıranı değil; en çok dayananı yazar.
Bugün yavuz hırsız çok konuşuyor olabilir.
Ama yarın, gerçeğin sesi çıktığında, o gürültünün ne kadar kof olduğu anlaşılacak.
Çünkü hakikat, er ya da geç, ev sahibinin kapısını açar.
“Arsız hırsız utanmıyorsa, doğru madem uyansın; çünkü bu memlekette gürültü bitince, hakikat yaşar.”
Baki muhabbet ile…
Yorumlar
Kalan Karakter: