Bir sabah Toroslar'ın eteklerinde yürüyordum.
Yağmur yeni dinmişti.
Toprak mis gibi kokuyor, dağların serinliği insanın ruhunu yıkıyordu. Otların arasından güneşe gülümseyen küçük bir sarı çiçek dikkatimi çekti.
Eğildim.
Yıllar önce Yunus Emre'nin yaptığı gibi usulca sordum:
"Ey sarı çiçek, sen ne anlatırsın?"
Rüzgâr hafifçe esti.
Sanki çiçek dile geldi.
"Yunus Emre beni asırlar önce dinledi. Bugün ise bilim beni dinliyor." dedi.
Şaşırdım.
"Nasıl yani?" diye sordum.
Gülümsedi sarı çiçek.
"Eskiden insanlar beni gönülleriyle tanırdı. Şimdi laboratuvarlar yapraklarımı, köklerimi, özümü inceliyor. İçimde sakladığım nice güzelliği araştırıyor. Şifamı öğrenmeye çalışıyor."
Bir süre sustu.
Sonra Toroslar'ın doruklarını gösterdi.
"Her bahar yeniden doğarım. Her yağmurdan sonra köy halkı beni sevgiyle toplar. Beni hoyratça koparmaz; toprağın hakkını bilir. Kurutur, saklar, çayımı yapar, merhemini hazırlar. Aktarlar da beni nice insana ulaştırır. Ben yalnızca bir çiçek değilim; dağın duası, toprağın bereketiyim."
Sözleri yüreğime dokundu.
Gerçekten de doğa, insanın ilk eczanesi değil miydi?
Yüzyıllardır nice bitki, nice ot, nice çiçek insanın derdine derman olmuştu.
Ama biz.
Betonun gölgesinde yaşarken toprağın sesini unuttuk.
Çiçekleri sadece renk sandık.
Oysa her biri ayrı bir hikâye, ayrı bir emanet taşıyordu.
Vedalaşırken sarı çiçek son kez fısıldadı:
"Beni sadece koparmayın.
Beni koruyun.
Çünkü ben yalnız bugünün değil, yarının da şifasıyım."
Başımı kaldırdım.
Toroslar yine dimdik duruyordu.
Rüzgâr aynı türküyü söylüyordu.
Ve ben anladım ki.
Yunus Emre'nin yüzyıllar önce sarı çiçekten dinlediği hikâye hiç bitmemiş.
Sadece dinlemeyi bilen kulaklar azalmış.
Belki de bugün bize düşen, doğanın sesini yeniden duymaktır.
Çünkü toprağın yetiştirdiği her çiçek, Allah'ın insana sunduğu sessiz bir rahmettir.
Yorumlar
Kalan Karakter: