Hakikaten sel kimseyi dinlemiyor…
Ne ağa tanıyor, ne paşa.
Ne makam biliyor, ne unvan.
Su, gökten indi mi; kimliğini bırakıyor insanın elinden.
O gün yine öyle oldu.
Karafat Caddesi sabahın telaşında, pazarcı esnafının “hayırlı işler” duasıyla uyanmıştı.
Tezgâhlarda domatesler parıl parıl parldıyordu, bir umut gibi dizilmiş, biberler yeşil bir bahar gibi parlıyordu. Meyveler çocukların yüzü kadar taze, ekmek parası kadar kıymetliydi.
Derken gök kararadı.
Yağmur önce usul usul yokladı toprağı…
Sonra hiddetlendi.
Sonra coştu..!
Bir anda bastıran sağanak, caddenin nabzını yükseltti. Damlalar birleşti, oluk oldu. Oluk birleşti, dere oldu. Dere birleşti, sel oldu.
Ve sel…
Gerçekten kimseyi dinlemedi.
Pazarcı esnafı tezgâhını değil, canını düşündü o an.
Motorlar yüzdü, konteynerler sürüklendi, kasalar birer oyuncak gibi savruldu.
Domatesler suyun içinde kayboldu; biberler çamura karıştı.
Ekmek teknesi, selin önünde bir yaprak gibi savruldu.
Su çekildiğinde geriye bir sessizlik kaldı.
En ağır olanından…
Asıl hasar o zaman göründü.
Islak kasalar, çamura bulanmış hayaller, borç defterleri…
Bir günün değil, bir mevsimin emeği akıp gitmişti.
Adana her yağmur sonrası aynı cümleyi fısıldıyor:
“Ben yoruldum…”
Altyapı, Karafat Caddesi’nde bangır bangır bağırıyor:
“Ben yetersizim!”
Şehir büyüyor ama yağmur kanalları aynı kalıyor.
Binalar yükseliyor ama toprak nefes alamıyor.
Beton çoğalıyor ama suyun gidecek yolu daralıyor...
Sel bir doğa olayıdır belki…
Ama felaket çoğu zaman ihmaldir.
Bu şehir, narenciyesiyle, sıcağıyla, kebabıyla, bereketiyle edebiyatıyla anılmalı;
her sağanak sonrası felaket manşetleriyle değil..!
Bir nitelikli kent olmak,
yalnızca yüksek binalar dikmek değildir.
Gerçek şehircilik;
yağmurun nereden geleceğini bilmek,
suyun nereye gideceğini hesap etmektir.
Adana Büyükşehir Belediyesi ve ASKİ el ele verip, bu meselenin üzerine yaz gelmeden eğilmelidir.
İmar planları, masa başında değil; Karafat’ın çamurunda düşünülmelidir.
Her yeni yapı ruhsatı, bir yağmur damlası hesaba katılarak verilmelidir.
Çünkü şehir dediğin,
yalnız güneşli günlerin değil;
fırtınalı gecelerin de imtihanıdır.
Adana;
taşkınlarla değil, taş gibi sağlam altyapısıyla konuşulmalı.
Sel sularıyla sürüklenen kasalar değil,
düzenli şehir planlamasıyla örnek gösterilmeli.
Ve bir gün…
Yağmur yine yağmalı.
Ama bu kez Karafat Caddesi korkmamalı.
Pazarcı esnafı tezgâhını bırakıp kaçmamalı.
Motorlar yüzmemeli, hayaller boğulmamalı.
İşte o zaman diyeceğiz ki:
“Adana, hak ettiği gibi bir kent oldu.”
Çünkü sel hakikaten dinlemez…
Ama akıl, planlama ve irade varsa
felaket kader olmaktan çıkar.
Ve Adana,
selin değil;
medeniyetin şehri olur.
Yorumlar
Kalan Karakter: