Bir zamanlar demirin dili vardı. Ve o dili en iyi konuşanlardan biri Şakir Zümre idi...
Gökyüzü henüz barut kokusunu unutmamıştı.
Tarih, II. Dünya Savaşı’nın soğuk gölgesini dünyaya sermiş,
Türkiye ise kendi içine kapanmış bir sabır ülkesiydi.
Şakir Zümre’nin elleri
bir zamanlar mermi dökerdi,
uçak bombaları, deniz mayınları…
Genç Cumhuriyet’in savunma sanayisinde
adı, çelikle yazılmış bir cümleydi.
Onun yolu,
Mustafa Kemal Atatürk ile kesişmişti bir vakit.
Bir milletin ayağa kalkma hikâyesinde
o da bir parça olmuştu.
Ama sonra;
Dünya değişti.
Savaş bitti.
Silahlar sustu.
Ve Türkiye,
Marshall Planı ile başka bir rüzgâra kapıldı.
Dışarıdan gelen yardımlar,
ucuz ve bol silahlar,
yerli üretimin önüne sessiz bir duvar ördü...
Şakir Zümre’nin fabrikasında
çekiçler bir süre sustu.
O sustuğunda,
demir de sanki yetim kaldı.
Ama o pes etmedi.
Bir gece,
soğuk bir İstanbul sabahına uyanırken
şunu düşündü:
“Bu millet üşür mü hiç?..”
İşte o an,
barutun yerini ateş aldı.
Ama bu ateş, yakmak için değil,
ısıtmak içindi.
Ve elleri yeniden konuştu;
Bu kez bombalar değil,
sobalar doğdu demirden. Dökümden.
Kimi bir evin köşesinde
çocukların üşüyen ellerini ısıttı,
kimi bir annenin çorbasını kaynattı,
kimi de yoksul bir odada
umut oldu.
Şakir Zümre,
savaşın demircisiyken
barışın sobacısı olmuştu artık.
Ve tarih şunu yazdı sessizce:
Bir adam vardı,
Demiri sadece şekillendirmedi,
zamanın ruhuna göre yeniden yoğurdu.
Silah yaptı, çünkü gerekiyordu.
Soba yaptı, çünkü insan için gerekliydi.
Ve belki de en büyük ustalık buydu:
Ateşi, yıkımdan alıp
hayata çevirmek. Türk Milletine hizmet etmek bundan daha güzel onuru taşımak ne olabilirki.
Bomba gerekliydi dış yardımlar önünü kesti o bıkmadı fabrikasına kilit vurmadı Bamba üretimi yerine soba üreterek fabrika istihdam devam etti.
Vatanını en çok seven Milletine hizmet edendir sözünü yüceltti Şakir Zümre.
Yorumlar
Kalan Karakter: